<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Kios TV &#45; : Köşe Yazıları</title>
<link>https://kiostv.net/rss/category/kose-yazilari</link>
<description>Kios TV &#45; : Köşe Yazıları</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>© 2026 &#45;  Kios TV | Tekno Hosting | All rights reserved. / Tüm hakları saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>Ruhun Özgürlük Yürüyüşü</title>
<link>https://kiostv.net/ruhun-ozgurluk-yuruyusu</link>
<guid>https://kiostv.net/ruhun-ozgurluk-yuruyusu</guid>
<description><![CDATA[ Görmek için kendisine sürekli bir otorite, bir lider, bir reis arayan insanın zihni zamanla başkasının hapishanesine dönüşür ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202606/image_870x580_6a29856de42fd.jpg" length="124376" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 18:40:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h1>Ruhun Özgürlük Yürüyüşü<o:p></o:p></h1>
<p>Görmek için kendisine sürekli bir otorite, bir lider, bir reis arayan insanın zihni zamanla başkasının hapishanesine dönüşür. En büyük körlük, düşünmeyi tamamen başka insanların aklına bırakmaktır. Bugün modern insan olarak bizler, kendi hayatımızın direksiyonunu bir "kanaat önderine", bir "influencer'a" ya da karizmatik bir lidere bırakma eğilimindeyiz. Kendi adımıza düşünme zahmetinden, o tatlı sorumluluktan kaçtıkça, zihnimizin anahtarını hiç tanımadığımız insanların ellerine teslim ediyoruz. Jiddu Krishnamurti’nin o sarsıcı uyarısını kulak ardı ediyoruz sanki: <i>"Birini takip ettiğiniz an, hakikati takip etmeyi bırakırsınız."</i> Oysa insan, kendi karanlığında kendi ışığı olmak zorundadır; bir başkasının gölgesinde yürümeyi seçenler, kendi gölgelerinin büyüklüğünü ve benzersizliğini asla keşfedemezler.<o:p></o:p></p>
<p>Çünkü bizim gerçek sadakatimiz, işlerimize geldiği, konforumuzun yerinde olduğu zamanlarda değil; tam da bir bedel ödememiz gerektiğinde ortaya çıkar. Neye gerçekten bağlı olduğumuz, içimizdeki o en derin korkuyla ya da cezbedici bir çıkarla karşılaştığımızda fısıldar kendini. Hatırlayın; <b>Musa</b>, Firavun’un sarayındaki o muazzam konforu, gücü ve göz kamaştıran lüksü reddedip, halkıyla birlikte kızgın çöle doğru yürümeyi seçtiğinde bu bedeli çoktan göze almıştı. Onun sadakati sarayın geçici ihtişamına değil, ruhunun derinliklerindeki hakikatedir. Benzer şekilde <b>İsa</b>, çarmıha gerilme pahasına Kudüs’ün tozlu sokaklarında sevgiyi ve adaleti haykırırken, sadakatin küçük hesaplarla değil, adanmış bir canla ölçüldüğünü tüm insanlığın kalbine kazıyordu.<o:p></o:p></p>
<p>Bizler ise ne yazık ki kendimizden daha aşağıda olan, ruhumuzu beslemeyen sığ arzuların peşinden gitmeye başladığımızda kendi içimizdeki o saf cevheri de beraberinde düşürüyoruz. İnsan zamanla uzun uzun baktığı, özendiği şeye benzemeye başlar çünkü. Ve bizi aşağı çeken şey, sandığımız gibi dışarıdaki azılı düşmanlarımız değil; uğruna kendimizi küçülttüğümüz, karakterimizden ödün verdiğimiz o küçük, bencil arzularımızdır. Bugünün dünyasında bizi bu girdaba çeken en büyük tuzak, tüketim toplumunun ruhumuza fısıldadığı o sığ hevesler değil mi? Daha lüks bir araba, daha popüler bir hayat, ekranlardan gelecek daha çok alkış uğruna bazen en güzel değerlerimizi bir kenara fırlatabiliyoruz. Kendimizden daha sığ heveslerin peşinde koşarken, fark etmeden ruhumuzu da o sığlığın seviyesine indiriyoruz.<o:p></o:p></p>
<p>İşte tam bu noktada bilge <b>Buda</b>, acının ve ruhsal çöküşün yegane kaynağının bu bitmek bilmeyen, bizi köleleştiren arzular olduğunu söyler. Onun koskoca bir sarayı, tahtı ve unvanları arkasında bırakıp bir ağacın altında, mutlak bir yalnızlığa çekilmesi; insanın ancak kendi arzularını terbiye ederek gerçek rütbesini, yani kendi özgürlüğünü kazanabileceğinin en somut kanıtıdır.<o:p></o:p></p>
<p>Zaten insan, uğruna kendisini küçülttüğü sığ arzuların kölesi; arkasına bakmadan yürüdüğü kalbinin ise hükümdarıdır. Aslında her birimiz, her gün o ışıltılı alışveriş merkezlerinde ya da sanal mağazalarda kendimize modern birer saray hapishanesi inşa ediyoruz. Aldığımız her yeni eşya, peşinden koştuğumuz her sahte statü bizi özgürleştirmek yerine kalbimize biraz daha yabancılaştırıyor.<o:p></o:p></p>
<p>İşte tam da bu kör taklitçiliği ve maddiyata olan teslimiyeti <b>Kur'an-ı Kerim</b> bizi sarsarak uyarır: <i>"Onlara, 'Allah’ın indirdiğine uyun' denildiğinde, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız' derler. Ya ataları aklını hiç kullanmamış ve doğru yolu bulamamışlarsa?"</i> Bu ayet, sadece asırlar öncesinin bir kabile zihniyetini anlatmıyor; bugün popüler kültür önümüze neyi koyuyorsa sorgulamadan onu giyen, onu yiyen, onun gibi hisseden ve onun gibi düşünen biz modern insanları da kalbinden vuruyor. Kendi aklımızı ve kalbimizin sesini rehber edinmek yerine vitrinlerin ve kitlelerin peşinden sürüklenenlerin ruhsal düşüşü, Furkan Suresi 44. ayette adeta bir ayna gibi yüzümüze tutulur. Kendi sığ arzularının peşinden giden, düşünmeyi bırakan kalabalıklar için, <i>"Onlar hayvanlar gibidir, hatta tuttukları yol itibariyle daha da sapkındırlar"</i> denilerek, insanın kendi özünden ne kadar uzaklaşabileceği çarpıcı bir şekilde resmedilir.<o:p></o:p></p>
<p>Bu keskin düşüşün en organize hali ise bugün her an gözümüzün önünde, ellerimizin arasında yaşanıyor. Kalabalıklar her zaman korkularıyla, anlık çıkarlarıyla ve en çok da birbirlerini onaylama, kitleye ait olma ihtiyacıyla hareket eder. Bu durum günümüzde, sosyal medya mecralarında tam bir akıl ve ruh tutulmasına dönüşmüş durumda. Ekran başındaki milyonlarca insan, aynı anda aynı yapay şeye öfkeleniyor, aynı anda aynı sahteliği çılgınca alkışlıyor, birbirinin kopyası kalıplarla konuşup tamamen yapay hayat tarzlarını benimsiyor. Algoritmaların kölesi haline gelen modern insan, "trend" olanın, popüler olanın peşinden koşarken aslında dijital bir sürünün parçası haline geldiğini, kendi biricikliğini kaybettiğini fark bile etmiyor. Sırf o topluluğa uyum sağlamak, dışlanmamak için kendi vicdanının sesini kısmak, bugünün insanını içten içe kemiren en büyük ruhsal girdaptır.<o:p></o:p></p>
<p>Oysa bilge <b>Osho</b> bu illüzyonu ne kadar zarif özetler: <i>"Sürü psikolojisi içinde güvende hissedersiniz ama asla kendiniz olamazsınız. Yalnızlık ise sizin egodan özgürleştiğiniz, saf varoluşunuzla buluştuğunuz tapınaktır."</i><o:p></o:p></p>
<p>İşte bu yüzden, milyarlarca insanın sabah uyanır uyanmaz o soğuk telefon ekranına bakıp "başkaları benim hakkımda ne düşünmüş, kaç beğeni almışım" diye kaygılanması modern bir kölelikten başka bir şey değildir. O gürültülü onay mekanizmalarından, bitmek bilmeyen bildirim seslerinden biraz olsun uzaklaşmadıkça, kalbimizin o kırılgan, o saf sesini duyabilmemiz imkansızdır. Çünkü yalnız kalan, kitlelerin onayından vazgeçen insanın kaybedecek bir şeyi, dolayısıyla korkacağı bir gücü kalmaz. İşte bu nedenle insan en net, en berrak görüşe; her şeyden vazgeçtiğinde ama en çok herkesten ve dijital dünyanın o sahte alkışlarından uzaklaştığında ulaşır. Kadim doğu felsefesinde, Bhagavad Gita’da <b>Krishna</b>, savaşçı Arjuna’nın zihnini yatıştırırken tam olarak bu berraklıktan bahseder. İnsanın dış dünyadaki sahte bağlarından, kalabalıkların onayından, unvanlarından ve beklentilerinden vazgeçtiğinde asıl gücüne ve o tertemiz görüşüne ulaşacağını söyler.<o:p></o:p></p>
<p>Peki sevgili dostum, bu gürültülü girdaptan, bu görünmez zindanlardan nasıl çıkacağız? Kendimizi nasıl kurtaracağız bu kalabalığın hırpalayan elinden? Yanıt, içimizde bir yerde hep bizi bekliyor: Ruhun ait olduğu yere, yani kendi kalbine yapacağı o büyük, o sessiz yolculukla...<o:p></o:p></p>
<p>İnsan bazen gerçekten ait hissettiği yere gitmediği sürece, ne yaparsa yapsın o içsel huzura ulaşamaz. Çünkü ruhunun gitmek istediği yerle—yani hakikatle, dinginlikle, saf bir vicdanla—bedeninin takılıp kaldığı yer—yani sosyal medyanın sahteliği, güç savaşları ve gösteriş dünyası—farklıysa, insan zamanla kendi içinde görünmez çatlaklarla parçalanmaya başlar. Bazen o telefon ekranını kapatmak, o sahte kalabalıklara sessizce arkanı dönmek ve gitmek; bir pes ediş, bir vazgeçiş değildir. Aksine, kendini yeniden doğurmak, kendini yeniden bulmaktır. Çünkü gitmek bir vazgeçiş değil; dijital sürüyü terk edip kendi kalbine hicret etmektir.<o:p></o:p></p>
<p>Kalbe gitmek düştüğünde, o his içine doğduğunda arkana bakmadan gideceksin. Kalmayacaksın o seni tüketen yerlerde. Çünkü insan bazen bulunduğu o gürültülü, alkışlı sahnelerde değil; ait olduğu o sessiz, o samimi ve iddiasız köşelerde iyileşir. Ve bazı yollar da korkuyla değil; içindeki o saf, o ilahi sesi daha fazla susturamadığın için, sadece onun rüzgarıyla yürünür. Eğer ruhun sürekli başka bir yere, daha derin bir anlama ve hakikate bakıyorsa, bedenini zorla tuttuğun hiçbir popüler çevre, hiçbir sahte alkış, hiçbir konforlu ülke sana asla yuva olmaz.<o:p></o:p></p>
<p>Tıpkı Hz. <b>Muhammed’in</b> kalabalıkların o yorucu ahlaki çöküşünden kaçıp sığındığı Hira Mağarası’nın sakinliği gibi... Tıpkı Hz. <b>Musa’nın</b> Tur Dağı’ndaki o büyük sessizliği, <b>Buda’nın</b> o gürültülü saraydan kaçıp sığındığı Bodhi ağacının gölgesi gibi... Gitmek; sürüyü terk etmek, sığ arzuları susturmak ve nihayet asıl yuvaya, yani kalbe dönmektir. Unutma, sen ancak ait olduğun yerde iyileşebilirsin.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İçindeki Kalabalığı Susturmayan Dünyayı Yenemez</title>
<link>https://kiostv.net/icindeki-kalabaligi-susturmayan-dunyayi-yenemez</link>
<guid>https://kiostv.net/icindeki-kalabaligi-susturmayan-dunyayi-yenemez</guid>
<description><![CDATA[ Şöyle bir durup etrafınıza bakar mısınız? Garip bir çağın ortasındayız. Telefonu her açışımızda, sokağa her çıkışımızda kulağımıza bir ilahi melodisi çalınıyor, bir zikir videosu &quot;trend&quot; listelerine düşüyor. ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202603/image_870x580_69b7c086923f3.jpg" length="100741" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 11:34:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Şöyle bir durup etrafınıza bakar mısınız? Garip bir çağın ortasındayız. Telefonu her açışımızda, sokağa her çıkışımızda kulağımıza bir ilahi melodisi çalınıyor, bir zikir videosu "trend" listelerine düşüyor. Kutsal kelimeler hiç olmadığı kadar dillerde, peki ya gönüllerde? Bir yanda dijital ekranlarda en yanık seslerle "Allah" deniyor; diğer yanda dünyanın bir ucunda yine aynı nidayla tetiğe basılıyor, bombalar yağdırılıyor. Ölen de "Allah" diyor, öldüren de...<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Sizce de burada çok yaman bir çelişki yok mu? Bu kadar çok "anıyoruz" da, neden bu kadar az "iyileşiyoruz"?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Aslında mesele şu: İnsan, dış dünyadaki kaleleri fethetmeye kalkmadan önce kendi içindeki o gürültülü mahşer kalabalığını susturmak zorunda değil mi? Bizi yıkan şey, karşımıza dikilen düşmanlar değil; çoğu zaman kendi içimizde kendimizle imzaladığımız o "sessiz teslimiyet" anlaşmalarıdır. Bazen başarısız olmayız biliyor musunuz; aslında "başarmamaya" karar veririz. Çünkü yükselmek için sadece çalışmak yetmez; insanın önce kendi içindeki o sinsi sabotajcıyı, o egoyu dize getirmesi gerekir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Bakın, <b>Osho</b> ne güzel söyler: <i>"İnsan bir nehir gibidir; parçalara bölünürse çamur olur, bütün kalırsa okyanusa ulaşır."</i> Biz bugün parça parçayız. Karar veren tarafımız başka telden çalıyor, yaşayan tarafımız başka... <b>Buddha</b>’nın o meşhur uyarısını hatırlayın: Binlerce savaşı kazanmaktansa, insanın kendi nefsini yenmesi en büyük zaferdir. Kendi üzerinde iktidar kuramayan, kendi hırsının planları altında ezilip gitmez mi?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Bir de şu "felaket tellalları" var, farkında mısınız? Sürekli kıtlık, savaş, susuzluk kehanetleriyle kalbimize korku salanlar... Korku, insanı yönetmenin en kolay yoludur ama hakikat korkuda değil, o eşsiz "tevekkülde" saklıdır. <b>Hz. İsa</b>’nın o meşhur vaazını düşünün: <i>"Gökteki kuşlara bakın; ne ekerler, ne biçerler... Göksel Babanız onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?"</i> İnanç merhamet üretir dostlar; vahşet ve korku üreten şey inanç değil, insanın kendi karanlığıdır. <b>Kur'an-ı Kerim</b>'de <i>"Şeytan sizi fakirlikle korkutur..."</i> derken tam da bu tuzağa işaret etmiyor mu? Eğer birinin içinden merhamet çekilmişse, orada inanç bitmiş, geriye sadece öfkeyi besleyen bir fanatiklik kalmıştır. <b>Hz. Musa</b>’nın asası aslında sadece denizi yarmak için değil, insanın içindeki o kaskatı kesilmiş egoyu kırmak içindi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Şimdi samimiyetle soralım kendimize: Sokaklarda "Allahu Ekber" diye bağıranlar bazen neden bize bu kadar uzak, bu kadar "cahil" görünüyor? Çünkü zikir dilde başladığında sadece bir ses dalgasıdır. <b>Krishnamurti</b>’nin dediği gibi: <i>"Kelime, o şeyin kendisi değildir."</i> "Su" demek susuzluğu gidermez; "Allah" demek de eğer ego hâlâ kendini dev aynasında görüyorsa insanı olgunlaştırmaz. Kelimeyi tekrar etmek kolaydır, o kelimenin anlamına dönüşmek ise gerçek bir "insan" olma kavgasıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Gerçek inanç insanı yumuşatır, kalbini bir deniz gibi genişletir. Hakiki zikir sesi yükseltmez, kalbi yükseltir. Bağıran insan çoğu zaman kelimeyi değil, içindeki o bastırılmış öfkeyi büyütür. Oysa kalp nereye bağlanırsa, zamanla ona benzemeye başlar. Sabır bizi pişirir, tevekkül zihnimizi sakinleştirir, rabıta ise kalbimize yön verir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Güneş çiçekleri açtırmak için gürlemez dostlar, sadece sessizce parlar. Bizim de daha yüksek sesle bağıran inançlara değil; daha derin, daha sessiz ve daha samimi bir merhamete ihtiyacımız var. Zulüm yaparak mukaddesatın arkasına sığınanlar, O’nu değil sadece kendi karanlıklarını temsil ederler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Gelin, dilimizdeki gürültüyü biraz kısalım. Kalbimizdeki o genişliğe, o kadim sükûta dönelim. Ne dersiniz? Kendi içindeki savaşı bitiremeyen, yeryüzüne huzur getirebilir mi?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">"Dilindeki gürültüyü değil, kalbindeki merhameti büyüt; zira dünya bağıranlarla değil, olanlarla iyileşir."<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hakikat Sessizlikte Saklıdır</title>
<link>https://kiostv.net/hakikat-sessizlikte-saklidir</link>
<guid>https://kiostv.net/hakikat-sessizlikte-saklidir</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Sistemler işi biteni siler, Allah ise kulunun niyetini saklar; gerçek özgürlük, dünyanın seni içeriden terk etmesiyle başlar.&quot;
Hiç durup kendinize sordunuz mu: Sahiden, biz neye tapıyoruz? ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202603/image_870x580_69a942f82a136.jpg" length="127354" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Mar 2026 11:46:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">"Sistemler işi biteni siler, Allah ise kulunun niyetini saklar; gerçek özgürlük, dünyanın seni içeriden terk etmesiyle başlar."<o:p></o:p></b></p>
<p>Hiç durup kendinize sordunuz mu: <b>Sahiden, biz neye tapıyoruz?</b><o:p></o:p></p>
<p>Bugün sokaklara, elimizden düşürmediğimiz ekranlara ve o gürültülü sosyal medya meydanlarına baktığımızda, kadim inançların yerini sinsi ve tek bir dinin aldığını görüyoruz: <b>Güce tapınma.</b> Artık sadece güçlü olana boyun eğmiyoruz; gücü olanı kutsallaştırıyor, onu hatasız, sarsılmaz ve ölümsüz sanıyoruz.<o:p></o:p></p>
<p>Şifayı modern hastanelerden önce bir türbe eşiğinde, rızkı alnımızın terinde değil de bir otoritenin iki dudağı arasında arar olduk. Bir "kurtarıcı" beklemekten, Allah'ın bize üflediği o eşsiz iradeyi kullanmayı unuttuk. Peki, bir düşünün; <b>bu zamana kadar güce tapanlar şimdi nerede?</b> O sarsılmaz dediklerimiz, o "yıkılmaz" denilen kaleler nerede? Tarihin tozlu sayfaları, kendini dev aynasında görenlerin sessiz vedalarıyla dolu değil mi?<o:p></o:p></p>
<p>İnsan, aslında dayandığı duvarın yıkılmasından korktuğu için o duvara bu kadar sıkı sarılıyor. Oysa Allah’tan başkasından medet ummak kalbi yorar, ruhu yaşlandırır. İnsan sınırlıdır; bugün alkışlanan yarın bir kenarda unutuluverir. <b>Kuran-ı Kerim</b> bu geçici hengâmeyi ne güzel fısıldar kalbimize: <i>“Yeryüzünde bulunan her şey fânidir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır.” (Rahmân, 26-27)</i>.<o:p></o:p></p>
<p>Sahi, sizi en son ne zaman biri sadece "siz" olduğunuz için sevdi? Çıkarı bittiğinde sırtını dönenler mi gerçek dost, yoksa sizi her halinizle bilen O mu?<o:p></o:p></p>
<p>Gerçek olgunluk, kimseyi kalbinde kahraman yapmamaktır. İlahi planda "süpermenler" yoktur; sadece görevini hakkıyla yapmaya çalışan emanetçiler vardır. <b>Musa</b>, elindeki kuru odun parçasına değil, o asayı vurduran sonsuz kudrete güvendiği için denizi yarabildi. <b>İsa</b>, her mucizesinde "Ben kendiliğimden bir şey yapamam" diyerek kaynağı işaret etti.<o:p></o:p></p>
<p><b>İçsel bir yolcu</b>, güce değil, vereceği hesaba odaklanır. Çünkü o bilir ki; reklamı yapılan iyilik sadece egoyu besler, sessiz iyilikler ise göğe yükselir. <b>Buda</b>’nın dediği gibi: <i>"Binlerce boş kelime yerine, duyulduğunda huzur veren tek bir kelime daha iyidir."</i> Hakikat bağırmaz dostum; o sadece var olur. Onu ancak gürültüsünü dindiren kalpler duyabilir.<o:p></o:p></p>
<p>Kabul edelim; dünyevi yapılar ve devletler doğası gereği soğuktur. Onların kalbi yoktur, sadece bekası vardır. Vatanı, bayrağı, hatta o en kutsal olan dini bile bazen bizleri bir arada tutmak, bazen de sadece itaat ettirmek için kullanabilirler. <b>Osho</b>’nun dediği gibi: <i>"Tüm organizasyonlar insanı köleleştirmek üzerine kurulur; oysa gerçek özgürlük içeriden gelir."</i><o:p></o:p></p>
<p>Hiç kendinizi bir sistemin içinde "işi bitince kenara atılan bir dişli" gibi hissettiğiniz oldu mu? İşte o an şu gerçeği hatırla: Müslümanın gerçek devleti yeryüzündeki hiçbir yapı değildir. Sistemler işi biteni siler, Allah ise senin o mahzun niyetini saklar. İnsanlar menfaat bitince yüz çevirir; Allah ise sen en dibe vurduğunda bile elini bırakmaz.<o:p></o:p></p>
<p>"...İnsanlar menfaat bitince yüz çevirir; Allah ise sen en dibe vurduğunda bile elini bırakmaz. <b>Çünkü sistemler işi biteni siler, Allah ise kulunun niyetini saklar.</b>"<o:p></o:p></p>
<p><b>Krishnamurti</b>, <i>"Dünyayla barış içinde olmamanız bir sağlık belirtisidir"</i> der. Bu, kavgacı olmak değil; dünyanın içindeki o geçici otoritesini kaybetmesidir. Allah bazen hayatını değiştirmez; sadece kalbinin yönünü değiştirir. Aynı sokaklarda yürürsün, aynı insanlarla konuşursun ama artık başka bir gözle bakarsın.<o:p></o:p></p>
<p>Dünya küçülmüş, kalp büyümüştür. Merhameti tadan bir ruh için artık boş rekabetler anlamsızlaşır, öfke yorucu gelir. Çünkü o, gücün "yapabilmekte" değil, "yapmamayı seçebilmekte" saklı olduğunu anlamıştır.<o:p></o:p></p>
<p>Zincirler kırıldığında özgürleşmeyiz. Ne zaman o zincire neden ihtiyaç duyduğumuzu anlarsak; yani korkularımızla, "başkaları ne der" sancımızla yüzleşirsek o zaman özgürüz. <b>Bilge ruh</b>, fani olana yaslanmaz. Çünkü bilir ki; fani olana yaslanan, her sarsıntıda bin kez ölür.<o:p></o:p></p>
<p>Unutmayın; tarih mahkemesi geç açılır ama hükmü asla gecikmez. Devletler düzen kurar ama sizin ruhunuza o derin anlamı veremez. İnsan ancak kendi vicdanıyla baş başa kaldığında büyür.<o:p></o:p></p>
<p>Şimdi kalbinize bir sorun: <b>Biz sahiden güce mi tapıyoruz, yoksa gücü merhametle sınırlayan o görünmez, o sonsuz adalete mi teslim oluyoruz?</b><o:p></o:p></p>
<p>Cevabınız, sizin gerçek vatanınızdır.<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Unutmayın; güce tapan fani korkularla yaşar, Hakka yaslanan ise kendi kalbinde en büyük devleti kurar.<o:p></o:p></b></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uyanışın Sessiz Kapısı</title>
<link>https://kiostv.net/uyanisin-sessiz-kapisi</link>
<guid>https://kiostv.net/uyanisin-sessiz-kapisi</guid>
<description><![CDATA[ Bugün modern dünya, her birimizi görünmez birer &quot;güvenlik&quot; sarmalının içine hapsetmiş durumda. Kapılarımıza çelik kilitler vuruyor, dijital... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202603/image_870x580_69a54224e759f.jpg" length="129003" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 10:54:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün modern dünya, her birimizi görünmez birer "güvenlik" sarmalının içine hapsetmiş durumda. Kapılarımıza çelik kilitler vuruyor, dijital verilerimizi şifrelerin ardına gizliyor, yarınımızı sigorta poliçeleriyle garanti altına almaya çalışıyoruz. Her adımda bir tedbir, her nefeste bir savunma... Sosyal medyada kendimizi en sert fikirlerin, en keskin sloganların arkasına saklarken aslında ruhumuzun derinliklerinden şunu fısıldıyoruz: <i>"Beni koru."</i> Sanki dışarısı bizi yutmaya hazır bir canavar, kader ise ayağımıza takılacak bir tuzakmış gibi yaşıyoruz. Öyle bir savunma refleksi içindeyiz ki, okuduğumuz duaları bile birer "koruma kalkanı" sanıyoruz. Oysa hayatın o hırçın karmaşası içinde unuttuğumuz çok temel bir hakikat var: Zırh, sadece mermiyi durdurmaz sevgili dostum; aynı zamanda güneşi de engeller, rüzgarı da keser, dokunmanın o mucizevi sıcaklığını da yok eder. İnsan, korundukça yalnızlaşan, yalnızlaştıkça korkan bir varlığa dönüştü. Oysa hakiki emniyet, dışarıya örülen duvarlarda değil, içerideki o kalın perdenin aralanmasındadır.<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">“Zırh sadece mermiyi durdurmaz; güneşi de engeller, rüzgarı da keser, dokunmanın mucizesini de yok eder.”<o:p></o:p></b></p>
<p>Şunu hatırla; hiçbir düzen, hiçbir bayrak ve hiçbir dava, senin kalbinden daha kutsal değildir. Çünkü bütün yapılar insan içindir; insan o yapıların içinde kaybolup gitsin diye değil. Devletler kurulur ve yıkılır, fikirler mevsimler gibi değişir, partiler bir gün unutulur; fakat senin içindeki o saf iyilik, adalet duygusu ve vicdan zamana meydan okur. Kutsallık, bilek gücüne değil, niyetin berraklığına aittir. Hz. İsa’nın o sarsıcı sorusunu bir düşün: <i>"İnsan tüm dünyayı kazanıp da kendi ruhunu kaybederse, bunun ona ne yararı olur?"</i> Kalbini sertleştirip merhametini kaybettiğinde, en yüce sloganlar bile içi boş birer gürültüye dönüşür. Ama kalbi diri olan biri, sessizce bir iyilik yaptığında, hiçbir kimlik taşımadan hakikate hizmet eder. Bilge olan kişi, kalabalıkların coşkusuna değil, kendi vicdanının o derin sessizliğine kulak verir.<o:p></o:p></p>
<p>Eğer hala bir yerlerden korunmaya çalışıyorsan, bil ki ruhun hala bir uykunun içindedir. Bu seni yargılamak için değil, bir dost sofrasında paylaşılan bir teşhistir. Uyuyan insan, rüzgarı bile düşman sanır; uyanmış olan ise rüzgarın ona ne anlatmak istediğini okur. Osho’nun dediği gibi, korku içindeyken kapılarını kapattığında sadece düşmanı değil, hayat veren güneşi de dışarıda bırakırsın. Gerçek tehlike dışarıda değil, kendi körlüğümüzdedir. Budist öğretilerin o zarif "uyanış" hali tam da buradadır: Uyanan kişi artık nehirden korunmaya çalışmaz, nehrin kendisi olur.<o:p></o:p></p>
<p>Bizler genelde Ayetel Kürsi’yi bir duvar gibi okuruz. Kelimeleri üst üste yığarak görünmez bir sur inşa ettiğimizi sanırız. Karanlığı dışarıda tutmak, musibeti uzaklaştırmak isteriz. Ama ayet bir duvar değildir, ayet bir kapıdır. Duvar korkudan yapılır, kapı ise farkındalıktan. Kur'an-ı Kerim'in <i>"Allah size şah damarınızdan daha yakındır"</i> (Kaf, 16) müjdesi üzerine düşün. Eğer O bu kadar yakınsa, araya ördüğün her duvar aslında O’nunla senin arandaki mesafedir. <i>"O’ndan başka ilah yoktur"</i> dediğinde, aslında kendi içindeki o kibirli "benlik" tahtını sarsarsın. Hz. Musa’nın Tur Dağı’nda pabuçlarını çıkarması gibi, sen de bu kapıdan geçerken dünyevi zırhlarını bırakmalısın. Çünkü içeride korkulacak bir şey yoktur, sadece Mutlak Hakikat vardır.<b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><o:p></o:p></b></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">“Ayet bir duvar değil, bir kapıdır; duvar korkudan örülür, kapı ise farkındalıktan açılır.”<o:p></o:p></b></p>
<p>Zırh ağırdır, insanı yorar ve sınırlar. Zırhla koşan hızlı olamaz, zırhla bakan derini göremez, zırhla seven asla tam teslim olamaz. Krishna’nın Arjuna’ya öğütlediği gibi; görevini yap ama sonuca tutunma. Zırh, bizim o korkulu tutkumuzdur. Oysa asıl koruma çelikte değil, bilinçte saklıdır. Farkındalık, ağırlığı olmayan bir kalkandır; parlamaz, gösteriş yapmaz ama kesindir. Bu hale gelen insan, olaylara çarpmadan görür, kırılmadan sezer. Bu bir kaçış değildir, bu muazzam bir anlayıştır. Uyanan kişi için artık "ben ve dünya" ayrımı kalmamıştır. Dışarıdaki fırtına, içerideki denizi asla dalgalandırmaz.<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">“Ben dua ederek korunmadım; uyandığım için korundum.”<o:p></o:p></b></p>
<p>Peki, dualarımız neden hep bir talep listesi gibi? İnsanlar duanın kabulünü hep dışarıda arar; işlerin yolunda gitmesinde, belanın uzaklaşmasında... Oysa duanın en büyük kabulü, senin uyanışındır. Korkun azalınca duan temizleşir, telaşın gidince niyetin berraklaşır. İşte o an sessizce şunu anlarsın: <i>"Ben dua ederek korunmadım. Uyandığım için korundum."</i> Şimdi dur ve kendine sor: Savunduğun o yüksek duvarlar seni gerçekten özgür mü kılıyor, yoksa seni kendi hapishanen mi yapıyor? Dünya seni incitemez; seni inciten dünyaya dair beslediğin beklentilerindir. Buda’nın hatırlattığı gibi; binlerce savaşı kazanmaktansa, kendi kendini fethetmek çok daha yücedir. Kendi korkusunu fetheden insanı hiçbir ordu kuşatamaz.<o:p></o:p></p>
<p>Yolun sonunda geriye neyi savunduğun değil, nasıl bir insan olarak yaşadığın kalacak. Bu yüzden bugün korunmayı bırak ve uyanmayı dile. Zırhını çıkar, ağır yüklerini yere bırak ve o kapıdan içeri süzül. Unutma; fırtınadan korkan dalga, denizin bir parçası olduğunu unutan dalgadır. Denizi hatırla. Hakikati hatırla. Asıl mucize belanın gitmesi değil; belanın ortasında bile kalbi temiz, ruhu diri ve vicdanı huzurlu kalabilmektir. Çünkü dünyayı değiştiren şey ideolojiler değil, içi temiz kalabilmiş o nadir insanlardır.<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">“Fırtınadan korkan dalga, denizin bir parçası olduğunu unutan dalgadır. Denizi hatırla.”<o:p></o:p></b></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ruhumuzu Hangi Putlara Sattık?</title>
<link>https://kiostv.net/ruhumuzu-hangi-putlara-sattik</link>
<guid>https://kiostv.net/ruhumuzu-hangi-putlara-sattik</guid>
<description><![CDATA[ &quot;İnsan, ceketini iliklediği her faniyle birlikte aslında ruhunu da düğümler.&quot; ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202602/image_870x580_699d858025dbb.jpg" length="113234" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 14:03:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal; mso-outline-level: 1;"><b><span style="font-size: 14.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-font-kerning: 18.0pt; mso-fareast-language: TR;">Ruhumuzu Hangi Putlara Sattık?<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal; mso-outline-level: 1;"><b><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-font-kerning: 18.0pt; mso-fareast-language: TR;">"İnsan, ceketini iliklediği her faniyle birlikte aslında ruhunu da düğümler."<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Hiç düşündünüz mü; özgür olduğumuzu sandığımız bu koca dünyada, aslında kaç bin tane görünmez efendimiz var? Sabah uyandığımızda zihnimize üşüşen o bitmek bilmeyen kaygılar, birinin önünde boyun bükerken içimizde hissettiğimiz o tuhaf küçülme duygusu, "el alem ne der" putuna kurban ettiğimiz çocuksu hayallerimiz ve sırf konforumuz bozulmasın diye yuttuğumuz onca acı hakikat… Modern insan, boynundaki tasmayı parlak unvanlarla, lüks evlerle veya marka logolarıyla süslediğinde özgürleştiğini sanıyor. Oysa gerçek hürriyet, birinin karşısında düğmelediğimiz o ceketle birlikte ruhumuzu da iliklemeyi bıraktığımız an başlar. Dünyadaki güç odakları; krallar, baronlar ve tiranlar, varlıklarını hep senin korkun üzerine inşa ettiler. Korktukça bağlandın, bağlandıkça düşünmeyi bıraktın. Oysa o büyük çağrı, bu korkuyu kuldan alıp her şeyin gerçek sahibi olan O’na yönlendirmemizi ister. Bu bir köleleşme değil, aksine kulun kula kul olmaktan kurtulduğu en büyük özgürlük eylemidir. Çünkü kula yönelen korku seni küçültür, seni aciz bir gölgeye çevirir; ama O’na yönelen o derin sevgi ve haşyet seni arındırır, seni büyütür. Unutma, insan en çok korktuğu şeye benzemeye başlar; o yüzden korkunu yalnızca O’na ver ki, O seni kendi güzel isimleriyle, kendi asaletinden bir nefesle yeniden var etsin.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Sadece kendi inancımızda da değil, insanlık tarihinin tüm o kadim vicdanları bize hep aynı şeyi fısıldadı aslında. Buda, dışarıdaki unvanlara tutunmanın bir göz boyaması olduğunu söylerken "Kendi kendinizin ışığı olun" diye yalvarıyordu; çünkü bir başkasının ışığına sığındığında kendi karanlığında kaybolursun. Lao Tzu, gerçek hakikatin gürültülü unvanlarda değil sessizlikte olduğunu, bir lidere taparcasına bağlanmanın insanı kendi özünden kopardığını anlatıyordu. Yüzyıllar sonra Hz. İsa, unvanların altında ezilen yorgun ruhlara "Yeryüzünde kimseyi 'Baba' diye çağırmayın, tek bir otoriteniz var; O da göksel olandır" diye seslenirken, aslında insanın onuruna vurulan prangaları kırıyordu. Krishna ise bizi sarsıcı bir benzetmeyle uyarıyordu: Bir faniye tapınmak, azgın dalgaların ortasında boğulurken kurtulmak için bir başka taşa sarılmak gibidir; oysa o taş da seninle birlikte dibe çökecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Şimdi gel, elimizi kalbimize koyalım ve kendimize dürüstçe soralım: Biz bugün kimlerin önünde ceket ilikliyoruz? Kimin adı geçtiğinde sesimiz titriyor, kimin yanlışı karşısında "vardır bir hikmeti" diyerek dilsiz kalıyoruz? O devrimci cümle, "Yalnız Sana kulluk ederiz" ($إِيَّاكَ نَعْبُدُ$), bugün bizim hayatımızda gerçekten ne kadar yer kaplıyor? Bu sözü her söylediğimizde dünyadaki tüm sahte tahtları yerle bir etmemiz gerekirdi. Ama biz; bir parti liderini hatasız ilan ederken, bir şeyhin gölgesinde kendi irademizi yok sayarken aslında kendi putlarımızı yaratıyoruz. Birine "Reis, Efendi, Ağam, Paşam" diyerek verdiğin her unvan, kalbinde ona ayırdığın yer kadar senin özgürlüğünü kemiriyor. Eğer bir isim hakikatin önüne geçiyorsa, o isim artık senin için bir perdedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Üstelik bu esaret sadece insanlara da değil. Modern dünyanın o parıltılı "Altın Kafesi"ne, konfor alanımıza ne kadar da köle olduk. Ruhumuzu hangi taksitlere, hangi lüks sitelerin güvenliğine sattık? "Aman huzurum bozulmasın" diyerek kaç haksızlığa göz yumduk? Altımızdaki araba, bankadaki rakam, oturduğumuz evin semti… Kaçımız bunlara, bir insana eğilmekten daha feci şekilde eğiliyoruz? Konfor, modern insanın ruhunu uyuşturan bir afyondur. Bir markanın tutkunu olmakla bir faniye kul olmak arasında, özgürlük namına hiçbir fark yoktur. İbrahim peygamberin o meşhur haykırışı gibi; batıp gidenleri sevmemeli insan. Çünkü batacak her şey, seni de beraberinde o derin karanlığa çeker.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Seni zayıflatan, seni bir kula veya geçici bir eşyaya tapınmaya mecbur eden her kelimeyi kalbinden söküp atma vakti gelmedi mi? Sen birilerine sığındıkça küçülüyorsun, acizleşiyorsun. Oysa Âlemlerin Rabbi seni ayağa kalkman için, onurunla yaşaman için çağırıyor. İnsan ancak O’nun huzurunda eğildiğinde, başka hiçbir gölgenin önünde eğilmeyecek kadar devleşir. Boynundaki o görünmez zincirleri kır artık. Konforunun seni esir almasına, unvanların seni kör etmesine izin verme. Hakikatin yolu müritlik üretmez, hürriyet doğurur. Kimsenin önünde haksız yere eğilme; çünkü hakikat sessizdir ve o sessizliğe yaslanan, hiçbir fani fırtınada yıkılmaz.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">"Boynundaki zinciri altınla kapladığında esaretin bitmez; sadece köleliğin parıldar. İnsan, ancak hiçbir gölgeye sığınmayacak kadar ayağa kalktığında gerçekten özgürdür."<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><o:p> </o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><o:p> </o:p></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaybederken Kendini Bulmak: En Güzel Yenilgi</title>
<link>https://kiostv.net/kaybederken-kendini-bulmak-en-guzel-yenilgi</link>
<guid>https://kiostv.net/kaybederken-kendini-bulmak-en-guzel-yenilgi</guid>
<description><![CDATA[ Değerli okurlarım, bugün size alışık olduğunuz başarı hikâyelerinden ya da kazananların zafer çığlıklarından bahsetmeyeceğim. Bugün biraz durup, hayatın o telaşlı gürültüsünde birbirimizin gözlerinin içine bakarak, aslında en çok sustuğumuz yerlerden, yani mağlubiyetlerimizden ve o mağlubiyetlerin içindeki gizli hazinelerden dertleşelim istiyorum. ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202602/image_870x580_69944ee922065.jpg" length="135987" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 17 Feb 2026 14:20:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Değerli okurlarım, bugün size alışık olduğunuz başarı hikâyelerinden ya da kazananların zafer çığlıklarından bahsetmeyeceğim. Bugün biraz durup, hayatın o telaşlı gürültüsünde birbirimizin gözlerinin içine bakarak, aslında en çok sustuğumuz yerlerden, yani mağlubiyetlerimizden ve o mağlubiyetlerin içindeki gizli hazinelerden dertleşelim istiyorum.<o:p></o:p></b></p>
<p>Hiç düşündünüz mü; bunca koşuşturmanın, bunca gürültünün arasında bazen sadece durmak, dünyaya verilmiş en asil cevap olabilir mi? Herkesin size "daha hızlı koş" dediği, daha çok kazanmanızı, daha çok görünmenizi emrettiği bu çağda, geri çekilip kendi sessizliğinize sığınmak bir mağlubiyet midir, yoksa ruhun istiklali mi? Bazen hiçbir şey yapmamak, aslında dünyaya "Sen beni kullanamazsın" demektir. Belki dışarıdan bakıldığında kaybeden taraf siz gibi görünürsünüz; çünkü dünya sadece vitrini, kavgayı ve alkışı sever. Ama <b>Osho</b>’nun o sarsıcı cümlesini hatırlayın: <i>“Zihin her zaman bir yere varmak ister, oysa ruh zaten oradadır.”</i> Peki siz, en son ne zaman bir yere yetişmeye çalışmadan, sadece kendi ruhunuzun olduğu o durakta beklediniz?<o:p></o:p></p>
<p>Hayat bu ya, bazen dizlerimiz kanamadan, o sert toprakla tanışmadan asıl menzilimizi bulamıyoruz. Düştüğünüzde sadece bedeniniz mi acıyor, yoksa o devasa gururunuzun kırılış sesini mi duyuyorsunuz? İnsan, bir şeyleri kaybetmeden o sahte fazlalıklarından arınamıyor. Kibir dağılıyor, sahte dostlar ve maskeli sevgiler birer birer ellerimizin arasından kayıp gidiyor. Aslında kaybettiğiniz her şey, ruhunuzun üzerindeki bir yüktü belki de. Bazı yenilgilerin zaferden daha değerli olmasının sırrı burada gizli değil mi? Zafer insanı bazen öyle bir sarhoş eder ki, kim olduğunu unutur; ama yenilgi insanı ayıltır, ona aynadaki gerçek yüzünü gösterir. <b>İncil</b>’de dendiği gibi: <i>"Kendini yücelten alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir."</i> Bir makamı, bir itibarı ya da çok sevdiğiniz bir gücü kaybettiğinizde, eğer kalbinize giden o gizli kapıyı aralayabiliyorsanız, sizce gerçekten kaybetmiş mi sayılırsınız? Yoksa kendi nefsinize karşı en büyük zaferinizi mi kazanıyorsunuz?<o:p></o:p></p>
<p>Bazen bir şeyi hırsla elde edersiniz; bir mevki, büyük bir aşk ya da herkesin gıpta ettiği bir şöhret... Ama o zirveye çıktığınızda şunu fark ettiniz mi hiç: Kazandığınız şey sizi özgürleştirdi mi, yoksa ona hizmet eden bir köleye mi dönüştürdü? Sahip olduklarınız arttıkça huzurunuz mu arttı, yoksa onları kaybetme korkusu mu gecelerinizi çaldı? <b>Krishnamurti</b>’nin dediği gibi; <i>"Sakatlanmış bir topluma iyi uyum sağlamış olmak, bir sağlık belirtisi değildir."</i> Eğer kazandığınız her şey sizi özünüzden, o saf çocukluğunuzdan uzaklaştırıyorsa o başarı aslında tatlı bir zehir değil midir? Eğer bir yenilgi sizi hakikate yaklaştırıyorsa, o yenilgi bir rahmet değil de nedir? <b>Kur’an-ı Kerim</b>'in o dindirici sesine kulak verelim: <i>"Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 216)</i>.<o:p></o:p></p>
<p>Hayat tek perdelik bir oyun değil ki, her şey bugünden belli olsun. Acele edenlerin yanıldığı, sabırla bekleyenlerin gördüğü bir yol burası. Bazen susarak yürürsünüz ve o sessizlik sizi en uzağa taşır; bazen çok kazanırsınız ama döner bakarsınız ki kendinizi kaybetmişsiniz. Gerçek bilgelik, dünya hangi madalyayı boynunuza asarsa assın, kendinize sadık kalabilmektir. <b>Buda</b>’nın dediği gibi, bin savaşı kazanmaktansa insanın kendi kendini fethetmesi en büyük zaferdir.<o:p></o:p></p>
<p>Unutmayın sevgili okur; <b>"Dünya seni kullanabildiği kadar başarılı sayar, ruhun ise sen dünyaya teslim olmadığın kadar özgürleşir. En büyük zafer, dışarıdaki kalabalıklar tarafından alkışlanmak değil, kendi içindeki yalnızlıkta başı dik yürüyebilmektir."</b> Şimdi kendinize dürüstçe bir sorun; bugün dışarıda kaybederken, içeride neleri kazanmaya başladınız?<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BİRİ DEPREM Mİ DEDİ?</title>
<link>https://kiostv.net/biri-deprem-mi-dedi</link>
<guid>https://kiostv.net/biri-deprem-mi-dedi</guid>
<description><![CDATA[ BİRİ DEPREM Mİ DEDİ? Deprem olduğunda ortaya çıkan türler “Deprem Uzmanları” keyfe keder tahminlerde bulunurlar, kimisi her gün ülkenin şurasında deprem olacak hazır olun burasında deprem olacak hazır olun der o 1000 tahminden biri tutunca ben demiştim diye medyanın önüne atlar. Kimisine de yukarlardan vahiy gelir ama o vahiy çok kararsızdır, bir gün burada 6 üzeri deprem olması mümkün değil der bir gün burada 7 üzeri deprem bekliyoruz der “dedirtirler”. Peki halk kime inanacak, dualar mı edecek deprem olmasın diye ya da depremin yıkmasını mı bekleyecek kentsel dönüşüm gelsin diye. Hazırlıklar hep deprem sonrası için öncesini düşünen yok, deprem sonrası... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973b1115262d.jpg" length="134348" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 17 Aug 2025 11:49:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>BİRİ DEPREM Mİ DEDİ? Deprem olduğunda ortaya çıkan türler “Deprem Uzmanları” keyfe keder tahminlerde bulunurlar, kimisi her gün ülkenin şurasında deprem olacak hazır olun burasında deprem olacak hazır olun der o 1000 tahminden biri tutunca ben demiştim diye medyanın önüne atlar. Kimisine de yukarlardan vahiy gelir ama o vahiy çok kararsızdır, bir gün burada 6 üzeri deprem olması mümkün değil der bir gün burada 7 üzeri deprem bekliyoruz der “dedirtirler”. Peki halk kime inanacak, dualar mı edecek deprem olmasın diye ya da depremin yıkmasını mı bekleyecek kentsel dönüşüm gelsin diye. Hazırlıklar hep deprem sonrası için öncesini düşünen yok, deprem sonrası için derken de sadece lafta “biz yardım ederiz”, “biz destek oluruz” lafları havalarda uçuşurken birde bakıyoruz ne yardım var ne destek. Ama işin öncesine gidelim ödüllü projeler yapıldı mesela onlarca paraya “kenti yeniden dönüştürüyoruz” diye, kentsel dönüşüm birimi olmayan yerlerde halka bilgiler verildi şöyle yapacağız böyle yapacağız diye diye. Seminerler, sempozyumlar düzenlendi, kürdanlarda kanepeler dağıtıldı kürdan gibi ilk depremde yıkılacak evlerin içerisinde oturan halkın haberi bile olmadı. Kentsel dönüşüm dendi, yerinde dönüşüm dendi, dönüşüm dendi ama evler bir türlü dönüşemedi. Çarpık kentleşme dendi, ovada beş kat dendi söylenenler elin beş parmağını geçmedi ama bir parmak bile çok görüldü bu halka. Artık Gemlik’in beklentisi deprem oldu; “umarım evdeyken olmaz”, “umarım göçük altında kalmam” sözleri daha çok duyulmaya başlandı. Halk umudunu kaybetti. Gelelim deprem sonrasına Gemlik’e en yoğun giriş İstanbul – İzmir otoyolunun da bulunduğu güney tarafından ve büyüklü küçüklü 10 köprü tarafından sağlanıyor başka giriş yok, solumuzda fabrikalar sağımızda dağlar kaçacak yerimiz yok, yakınımızda milyon nüfuslu büyükşehirler belki de yardıma bile gelecek kimsemiz yok. Bir MAG-DER’imiz var ona da sahip çıkan yok. Deprem bu dünyada dün olmadı dünyanın var oluşundan beri var ama siyasetin var oluşundan beri de bu dünyada hep engeller var. Kabul ediyorum el kaldır kabul etmiyorum el kaldır o eller hep kaldırıldı indirildi ama deprem için hiç el kalkmadı molozların arasında kurtarılmayı bekleyen ellerin dışında. Halka şöyle yapacağız, böyle yapacağız diye umut vermektense en azından deprem çantası dağıtın da bir işe yarar belki, öyle projeye seminere falanda gerek yok bunun için planlama yapmaya bile gerek yok, zaten onu da yapamıyoruz… Yazar: Osman Sezgiç</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>MÜZAKERE Mİ? PAZARLIK MI?</title>
<link>https://kiostv.net/muzakere-mi-pazarlik-mi</link>
<guid>https://kiostv.net/muzakere-mi-pazarlik-mi</guid>
<description><![CDATA[ Doğrudan ifade etmek gerekirse, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk ve ikinci turunda adaylar ve ittifaklar tarafında şöyle bir manzara var. Kazanmak yoksa bile kaybetmemek üzerine kurgulanmış bir seçim. Bir çeşit tehdit. Uzun yıllardır bu tehditlerden halk olarak payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Halkın sırtını dövmekle, sırtında gedik açmakla sorumlu siyasiler. Halka karşı bu nefret söylemleri yıllardır sürüyor. Anlatmaya çalışıyoruz. Göstermeyi de denedik. Ama ne çare? Duymak istemeyen kulaklara böylesi bir gürültünün içinde ulaşma imkânı olmadı. Farklı sesleri bastırmak için de yeterince gürültü yaptılar. Muhalif seçmeni bir kuşatmanın içine hapsettiler, kimse kimseyi duymadı. Kimse kimseyi dinlemedi. Ama hakkını vermek lazım; Muharrem İnce’yi Keleşle vurdular. Yerinden bile kıpırdayamadı zavallı. Ancak nefret silahı öyle bir şeydir ki, zamanla kendi kendini üretmeye ve kendi kendine... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973eba8b8ce3.jpg" length="73886" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 23 May 2023 11:03:06 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aday, alım, başkan, çin, cumhurbaşkanlığı, değer, deprem, deva, eğitim, et, ev, fiyat, il, kar, kaza, pazar, seçim, sel, tehlike, tır, uygun fiyat, yaz, yazar, yol</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Doğrudan ifade etmek gerekirse, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk ve ikinci turunda adaylar ve ittifaklar tarafında şöyle bir manzara var. Kazanmak yoksa bile kaybetmemek üzerine kurgulanmış bir seçim. Bir çeşit tehdit. Uzun yıllardır bu tehditlerden halk olarak payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Halkın sırtını dövmekle, sırtında gedik açmakla sorumlu siyasiler. Halka karşı bu nefret söylemleri yıllardır sürüyor. Anlatmaya çalışıyoruz. Göstermeyi de denedik. Ama ne çare? Duymak istemeyen kulaklara böylesi bir gürültünün içinde ulaşma imkânı olmadı. Farklı sesleri bastırmak için de yeterince gürültü yaptılar. Muhalif seçmeni bir kuşatmanın içine hapsettiler, kimse kimseyi duymadı. Kimse kimseyi dinlemedi. Ama hakkını vermek lazım; Muharrem İnce'yi Keleşle vurdular. Yerinden bile kıpırdayamadı zavallı. Ancak nefret silahı öyle bir şeydir ki, zamanla kendi kendini üretmeye ve kendi kendine komut vermeye başlar. Gördünüz, depremzedelere neler söyleyip neler yaptıklarını. Kontrolden çıktılar. İçlerindeki nefret tohumları, akıllarını da dillerini de esir aldı. Bu alçak dilin sınırı olmadığı gibi artık hedef ayırt etmediği de açıkça görülüyor. Her şey bu kadar ortadayken hâlâ bu dile yaslananlar bence vicdanını ve insanlığını sorgulasın. Değerli okurlarım Şunu fark ettim seçim sürecinde. Bazı kelimeleri ve kavramları, sanki anlamı birbirine yakınmış gibi kullanıyoruz. Oysa bu ciddi bir hata. Müzakere ve pazarlık mesela Siyasetin aynı zamanda bir müzakere sanatı olduğunu anlatırken, sıkça “pazarlık” kelimesini de kullanıyoruz. Pazarlık, bir alışverişte uygun fiyata ürün almak için yapılan pazarlık en kısa anlatımıyla. Oysa müzakere, bir mesele üzerinde fikir alışverişinde bulunmak, karşılıklı tartışmak ve görüş beyan etmek. Şimdi buradan siyaset sahnemize göz atalım. Bugün ortaya çıkan ittifakların ve bunları oluşturan süreçlerin ne kadarı “müzakere”, ne kadarı “pazarlık” içeriyor? Olup biteni anlama açısından son derece önemli. Eğer tarafların karşılıklı olarak fikirlerini ortaya koyduğu, bunlar üzerinde mutabakat sağladığı ve bir başka ifadeyle “hedef ortaklığına ulaştığı bir ittifak varsa, orada bir müzakereden söz edebiliriz. Peki, sadece seçim sürecinde ortaya çıkan ve devamında herkesin “sepeti koluna, kendi yoluna” kıvamına geleceği ittifaklar için aynısını söylemek mümkün mü? Elbette hayır. Dolayısıyla burada daha çok bir “pazarlık”tan söz edebiliriz. Pazarlık, tarafların karşılıklı olarak birbirlerine vaat ettiklerini yerine getirmekle sınırlıyken, herhangi bir fikir ya da hedef birlikteliğine ihtiyaç duymuyor. Peki, bu neyin pazarlığı? Halkı bu kadar tabiri caizse ‘’mal ‘’yerine koymanız yetmedi mi? Demokrasi deyip insanları bir kıskacın içine almanız ve aptal yerine koymanız, kazanmak için her şey mübah anlayışınız. İnanın halk olarak bıktık sizin bu pazarlıklarınızdan. Yalanlarınızdan. Nefret söylemlerinizden. Ötekileştirmenizden. Lütfen bizi daha fazla yormayın, bizi aptal yerine koymayın. İnanın buradan bakınca çok komik duruma düşüyorsunuz. Biraz aynaya bakın… Büyük usta Sun Tzu’dan bir cümle aktarmanın tam zamanı. “Karşısındakini ve kendini bilen, hiçbir savaşta tehlikeye düşmez; karşısındakini bilmeyen, sadece kendini bilen, bir kazanır, bir kaybeder; karşısındakini de kendini de bilmeyen her savaşta mutlaka tehlikeye düşer.” Eğitimci Yazar Soner Atabek          </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SEÇİM Mİ, GEÇİM Mİ?</title>
<link>https://kiostv.net/secim-mi-gecim-mi</link>
<guid>https://kiostv.net/secim-mi-gecim-mi</guid>
<description><![CDATA[                         SEÇİM Mİ, GEÇİM Mİ? Ülkemizde bir yandan Seçim heyecanı yaşanırken, diğer yandan da geçim sıkıntısı devam ediyor. Bunun yanı sıra deprem felaketiyle karşı karşıya kalan vatandaşlarımızın acısı ise gün geçtikçe daha da artıyor… Değerli okurlarım; Türkiye ekonomisi hızla hiperenflasyona sürüklenirken yayınlanan son iki araştırmanın sonuçları 10 vatandaştan 9’unun geçim sıkıntısı çektiğini ortaya koydu. Büyük zorluk yaşayanların oranı yüzde 37’yi buldu. Geçim sıkıntısı, belki de halkımızın en büyük sorunlarından biridir. Yüksek zam oranları, döviz kurlarındaki dalgalanmalar ve pandemi döneminde başlayıp, devam eden ekonomik sıkıntılar, pek çok vatandaşımızın işsiz kalmasına neden oldu. Ev kiralarındaki fahiş artış ve zaruri ihtiyaçlara yapılan zamlarda... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973eba9ab3c7.jpg" length="110248" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 18 Apr 2023 17:08:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>fakirlik, geçim, köşe yazısı, plitika, seçim, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                        SEÇİM Mİ, GEÇİM Mİ? Ülkemizde bir yandan Seçim heyecanı yaşanırken, diğer yandan da geçim sıkıntısı devam ediyor. Bunun yanı sıra deprem felaketiyle karşı karşıya kalan vatandaşlarımızın acısı ise gün geçtikçe daha da artıyor… Değerli okurlarım; Türkiye ekonomisi hızla hiperenflasyona sürüklenirken yayınlanan son iki araştırmanın sonuçları 10 vatandaştan 9’unun geçim sıkıntısı çektiğini ortaya koydu. Büyük zorluk yaşayanların oranı yüzde 37’yi buldu. Geçim sıkıntısı, belki de halkımızın en büyük sorunlarından biridir. Yüksek zam oranları, döviz kurlarındaki dalgalanmalar ve pandemi döneminde başlayıp, devam eden ekonomik sıkıntılar, pek çok vatandaşımızın işsiz kalmasına neden oldu. Ev kiralarındaki fahiş artış ve zaruri ihtiyaçlara yapılan zamlarda eklenince ev geçindiren, insanlarımızın, çocuklarının eğitim, sağlık giderlerini istikbal etmek gibi temel gereksinimleri karşılamakta zorlanan insanlar, yaşamlarının en zorlu dönemlerinden geçiyorlar. Diğer yandan, seçimlerle birlikte siyasi tartışmalar da artıyor. Adayların vaatleri, kampanyaları, Cumhurbaşkanı adaylarının seçim konuşmaları, insanların tercihlerini bir araya getiren unsurlar arasında yer alıyor. Ancak, bu süreçte adil bir seçim ortamının sağlanması, tüm adayların eşit şartlarda yarışması ve sonuçların şeffaf bir şekilde açıklanması çok önemlidir. Değerli okurlarım; Bu sıkıntıların üstüne, asrın felaketi olan depremi yaşadık. Bu felaket, pek çok insanımızın yaşamını yitirmesine sebep oldu. Geride kalanların ise, evsiz, engelli ve işsiz kalmasına neden oldu. Depremde hayatta kalanlar, şu anda yaşamlarını sürdürmek için acil yardıma ihtiyaçları devam ediyor. Hükümetimiz, yerel yönetimlerimiz ve sivil toplum örgütlerimiz ile vatandaşlarımız bu insanlara yardım etmek için canla başla çalıştı, fakat bu seçim süreci, devreye girince, depremde evsiz, işsiz ve kimsesiz kalan insanlarımızı unutturmaya başladı. Depremde yaşanan sıkıntılar hala devam ediyorken bu seçim depremzedelerimize yapılan yardımlara gölge düşürmeye başladı. Bu zorlu dönemde, ülke olarak birlik ve beraberlik içinde olmamız gerekiyor. Geçim sıkıntısı çeken insanlarımızın yanında olmalı, seçimlerin adil ve şeffaf bir şekilde yapılması için çaba göstermeli, deprem felaketiyle karşı karşıya kalan vatandaşlarımıza yardımların devam etmesi için fedakarlığımızı sürdürmeliyiz. Ancak bu şekilde, bu zorlu süreçlerden geçen insanlarımızı bu dönemde, el ele vererek umutlarını kaybetmeden ayakta kalabileceklerini sağlamalıyız. Gücümüzü hırlaşmak için değil, birleşmek, yardımlaşmak, el ele vermek için harcamalıyız diyor hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Sevgiyle kalın Hoşça kalın Eğitimci Yazar – Soner Atabek    </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ELİNİZDEKİ TOHUMU EKİN!</title>
<link>https://kiostv.net/elinizdeki-tohumu-ekin</link>
<guid>https://kiostv.net/elinizdeki-tohumu-ekin</guid>
<description><![CDATA[ ELİNİZDEKİ TOHUMU EKİN! Hayat uzun ve dolambaçlı bir yol. Kimi nerede, ne bekler bilinmez. Bekleyen şeyler de zamanı gelmeden yaşanmaz. Bazen elde etmeyi hedeflediğiniz şeylerden çok daha farklı şeyleri de buluruz. Değerli okurlarım; Hazreti peygamber(sas) dünya tufanında ümmetine kaptanlık etmek açısından hazreti Nuh’a benzetilir. Onun sözüne kulak verelim. “kıyamette olsanız dahi elinizdeki tohumu ekin “. Günümüzde insanlık kendisini bir kıyametin içinde, tufanda hissediyor. Bir tufanın en büyük savuşturucularından biri de biliyorsunuz ki ağaçlardır. Bir bölgede ne kadar çok ağaç varsa, o bölge tufandan ve selden o kadar emniyette demektir. Her gün depremler, seller, oluyor. Kıyamet kopmuş, her şey bitmiş, hiçbir... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebaa9b0b0.jpg" length="107695" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 04 Apr 2023 18:19:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>boşluk, deprem, felaket, kıyamet, köşe yazısı, soner atabek, tohum</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ELİNİZDEKİ TOHUMU EKİN! Hayat uzun ve dolambaçlı bir yol. Kimi nerede, ne bekler bilinmez. Bekleyen şeyler de zamanı gelmeden yaşanmaz. Bazen elde etmeyi hedeflediğiniz şeylerden çok daha farklı şeyleri de buluruz. Değerli okurlarım; Hazreti peygamber(sas) dünya tufanında ümmetine kaptanlık etmek açısından hazreti Nuh’a benzetilir. Onun sözüne kulak verelim. “kıyamette olsanız dahi elinizdeki tohumu ekin “. Günümüzde insanlık kendisini bir kıyametin içinde, tufanda hissediyor. Bir tufanın en büyük savuşturucularından biri de biliyorsunuz ki ağaçlardır. Bir bölgede ne kadar çok ağaç varsa, o bölge tufandan ve selden o kadar emniyette demektir. Her gün depremler, seller, oluyor. Kıyamet kopmuş, her şey bitmiş, hiçbir şey yapmanın manası kalmamış gibi. Peki, biz bu felaket asrında ne yapmalıyız? Bu sarmal da bizim hayat felsefemiz ne olmalı? (Bence “Bir yıl sonrasını düşünüyorsanız bir tohum ekiniz, on yıl sonrasını düşünüyorsanız, bir fidan dikiniz, yüz yıl sonrasını düşünüyorsanız, bir insan yetiştiriniz “felsefesiyle yol almalıyız. Değerli okurlarım; Elimizde bize emanet edilmiş birer tohum var. Mesela sen bir müteahhitsin sağlam bina yaparak elindeki tohumu ekeceksin, sen bir idarecisin olumsuz hiçbir şeye onay vermeyerek elindeki tohumu ekeceksin, sen bir insansın, doğrunun hakikatin yanında, yanlışın karşısında dimdik durarak elindeki tohumu ekeceksin. Sen bir annesin çocukların senin tohumun, bir öğrencisin derslerin senin tohumun, öğretmensin öğrencilerin senin tohumun, hayallerin senin birer tohumun, gitmek istediğin yol, senin birer tohumun, yazmak istediğin bir kitap, kurmak istediğin iş, öğrenmek istediğin dil aklına ne geliyorsa hepsi senin birer tohumun… Hepsini emir gereğince toprağına ekmek zorundasın. Çünkü tufandan korunmanın en güzel yolu ağaç sayısını artırmaktır. Değerli okurlarım; Eli boş gitmeyelim… Fidan semboldür… Belki de bir mecazdır… ‘’Her şey bitti’’ denildiği anda bile bitmeyen umutlar var… Kıyamet kopsa da karamsarlık yok, kararlılık var. Ölüme koşarken toprağımızda yeni filizlenmeleri, yeniden dirilişleri hedeflemek durumundayız… Kıyamet kaçınılmaz bu bizim kaderimiz diyerek atalete düşmek doğru değil.  Kızılca kıyametler, fidanlarla nasıl direneceğimizi öğretiyor… Ölümü bekleme, ölüme yürü… Ölümüne yürü… Kıyameti bir eylem üzere iken beklemek, asıl erdem budur işte… Ölümü ayakta karşılama… Kıyameti tartışmak değil sonrasına bir şeyler taşımak… Biz fanileriz ancak bize bakiyatu’s–saliha/(kalıcı güzellikler) lazım… Nasıl olsa kıyamet göründü, her şeyi yapabiliriz, her şeyi tüketelim sefahatine düşmeden, üretmek… Dünya yıkılsa da doğruları haykırmak, arzın imarına, neslin ıslahına ara vermemek… Tufanlar kopsa bile tavrımız belli… Bir iyilik, bir dokunuş… Bir kurtarış… Bir çığlık… Oldukça anlamlı olacak... Helak başlasa da bize düşen hidayet için çırpınmaktır… ‘’Bir kişinin doğruluğuna vesile olmak dünyalara bedel değil miydi?’’ Bu erdemi kuşanınca yaşama bakış değişecektir… Bakışımızı değiştirelim. Sen fidanı dik, varsın ürünü görme, hasadı derme ihtimalin olmasın, Rabb’in emeğini za’y etmeyecektir… Eğer, zerre-i miskal hayrın da, şerrin de karşılığını verileceği güne inanıyorsak o zaman Gam yok, ye’s yok… Acil eylem planını devreye koyalım, anın vacibine yoğunlaşalım, elimizi tez tutalım… Eli boş gitmeyelim. Kıyameti durdurmak elimizde değil, bari elimizden geleni esirgemeyelim… Niyet esastır… ‘’Ameller niyetlere göredir.. ’’Sonuç odaklı değil, sorumluluk şuuru ile hayatı dokuyalım… Konjonktür, koşullar, kanunlar elvermese de son nefese kadar bu yol da koşmak bize düşer… Sen ‘’tohumu saç bitmezse toprak utansın”. Kıyameti fidanlarımızla karşılayalım… Yani ayakta… Yani bir iş üzere iken… diyor hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bir sonraki köşe yazımda buluşmak dileğiyle... Sevgiyle kalın… Hoşça kalın. Eğitimci yazar - Soner Atabek    </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“UYAN ÜLKEM UYAN, BAŞIMIZA NELER GELDİ.”</title>
<link>https://kiostv.net/uyan-ulkem-uyan-basimiza-neler-geldi</link>
<guid>https://kiostv.net/uyan-ulkem-uyan-basimiza-neler-geldi</guid>
<description><![CDATA[ “UYAN ÜLKEM UYAN,    BAŞIMIZA NELER GELDİ.”   ‘Maraş’tan bir haber geldi’ yıkıldı evler, ocaklar söndü. Kimi uykular depremle bölündü. Kimi uykular sonsuzluğa uzadı. Kalanlar uyuyanlara feryatlar, ağıtlar yakarak seslendi. ‘’Uyan ülkem uyan başımıza neler geldi.’’ Uzun zamandır yazamadım deprem ile ilgili… Elim gitmedi, dilim varmadı. Tam manasıyla kaosa uyandık 6 Şubat 2023 Pazartesi sabahına… Milletçe ağladık, feryatlarımız göğe yükseldi. Elimizden geldiğince dilimizin döndüğünce ne varsa yapmaya çalıştık. Yapmaya da devam ediyoruz, edeceğiz. Karıncanın İbrahim a.s.‘ın ateşine su taşıması misali… kimisi ateşe su taşıdı, kimisi odun. Ülkem akın akın yıkılan 10 şehrimize koştu, yardımlarıyla ağıtlarıyla bir oldu. Sel oldu aktı.... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebab9082d.jpg" length="134883" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 27 Feb 2023 18:46:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, çalışma, can, deprem, deva, eğitim, et, haber, hes, il, kar, köşe yazısı, sınav, soner atabek, türkiye, yardım</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>"UYAN ÜLKEM UYAN,    BAŞIMIZA NELER GELDİ."   ‘Maraş’tan bir haber geldi’ yıkıldı evler, ocaklar söndü. Kimi uykular depremle bölündü. Kimi uykular sonsuzluğa uzadı. Kalanlar uyuyanlara feryatlar, ağıtlar yakarak seslendi. ‘’Uyan ülkem uyan başımıza neler geldi.’’ Uzun zamandır yazamadım deprem ile ilgili... Elim gitmedi, dilim varmadı. Tam manasıyla kaosa uyandık 6 Şubat 2023 Pazartesi sabahına… Milletçe ağladık, feryatlarımız göğe yükseldi. Elimizden geldiğince dilimizin döndüğünce ne varsa yapmaya çalıştık. Yapmaya da devam ediyoruz, edeceğiz. Karıncanın İbrahim a.s.‘ın ateşine su taşıması misali… kimisi ateşe su taşıdı, kimisi odun. Ülkem akın akın yıkılan 10 şehrimize koştu, yardımlarıyla ağıtlarıyla bir oldu. Sel oldu aktı. Bu günler birlik olma günüdür. Yaraların birlikte sarılma günüdür. Bu dönemde tarafını iyilikten yana kullanmayanları da gördük. Bu birlikteliğe, bu vatan sevgisine ihanet etmek isteyenler, kiralara zam yapıyor. Zaruri ihtiyaçların fiyatlarını yükseltiyor. Nakliye ücretlerini fahiş fiyatlara çekiyor. Deprem üzerinden birkaç günlük dünya için şahsi menfaatler elde etmeye çalışmak, devletimizi ve milletimizi aciz göstermek, provokatif hareketlerde bulunmak insanlık dışıdır. Elbette acımız tarif edilemez büyüklükte, sözlerin kifayetsiz kaldığı zamandayız. Eğer bir şeyler söyleyeceksen, al notunu ve vaktini bekle. Varsa bir hesap, önüne kâğıdı koyarsın. Acılar inince hesabını sorarsın. Ne söyleyeceksen söylersin. Şimdi yaraların sarılma, acıların dindirilme, devletimize ve milletimize sahip çıkma günüdür. Bunların hepsi karakter meselesidir. İşte bu deprem ülkemizin karakterini, vicdanını ortaya koyup gösterdi. Şükürler olsun ki; bu yüce Türk milleti hayırda, yardımlaşmada, birlik ve beraberlikte sınavı en güzel şekilde verdi ve vermeye de devam ediyor. Bu yüce Türk milletini aşağılamaya kötü göstermeye çalışan şirk- et mensupları nefret tohumları ekmede başarılı olamıyor ve olamayacak da. Çok şükür. Bu necip Türk milleti çok büyük erdem ve olgunluğa sahip olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Akın akın yardımlar, akın akın insan seli, 10 ilimize yöneldi. İşte biz buyuz. Bizi biz yapan birlik ve beraberlik ruhudur. Teşekkürler Türkiye’m Teşekkürler necip Türk milleti.   Eğitimci – Yazar Soner Atabek  </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KİTLESEL İMHA PLANI</title>
<link>https://kiostv.net/kitlesel-imha-plani</link>
<guid>https://kiostv.net/kitlesel-imha-plani</guid>
<description><![CDATA[                      KİTLESEL İMHA PLANI Değerli okurlarım; Gerçek olan her şeyin çok daha değerli olduğu bir zamandayız. Hakiki olan her cümlenin her kelimenin hatta her harfin çok daha anlamlı olduğu bir devirdeyiz. Sözün hakikatinin devamlılığı için yazmalıyız. Yoksa doğru sözlerin içini boşalttılar, manasız onca yazılar türettiler. Doğru, hakikatli yazılar olmazsa, hiç kimse birbirini anlayamaz. Aslında yaşadığımız kaos, anlam karmaşası bundandır. Kelimelerin içi boşaltılarak insanların boş manasız, anlamsız bir hayatın içine bilinçli şekilde sevk edildiğine inanıyorum. Aslında bu tüm insanlığı sinsice imha planı. Çekilen acılar sözün hakikatinin, doğrunun kaybolması yerine yalanın, talanın geçmesi sebebiyledir ki; tarih boyunca bir daha bu acıların yaşanmaması... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebac84659.jpg" length="87672" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 06 Feb 2023 10:18:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>kitlesel imha planı, köşe yazısı, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                     KİTLESEL İMHA PLANI Değerli okurlarım; Gerçek olan her şeyin çok daha değerli olduğu bir zamandayız. Hakiki olan her cümlenin her kelimenin hatta her harfin çok daha anlamlı olduğu bir devirdeyiz. Sözün hakikatinin devamlılığı için yazmalıyız. Yoksa doğru sözlerin içini boşalttılar, manasız onca yazılar türettiler. Doğru, hakikatli yazılar olmazsa, hiç kimse birbirini anlayamaz. Aslında yaşadığımız kaos, anlam karmaşası bundandır. Kelimelerin içi boşaltılarak insanların boş manasız, anlamsız bir hayatın içine bilinçli şekilde sevk edildiğine inanıyorum. Aslında bu tüm insanlığı sinsice imha planı. Çekilen acılar sözün hakikatinin, doğrunun kaybolması yerine yalanın, talanın geçmesi sebebiyledir ki; tarih boyunca bir daha bu acıların yaşanmaması için yaşanılan tüm kitlesel acılar bile bugün normalleştirilmeye çalışılıyor. Kitlesel imhalar top, tüfek, tankla yapılmıyor ki artık! Bu imhalar yüksek teknoloji, farmakoloji, mahiyeti belirsiz sıvıları bizim ve çocuklarımızın bedenlerine zerk edilmesi, yapay genler, DNA, tekamülü, tohum, GDO, uydulardan elektromanyetik frekanslar gönderilerek yapılıyor. Ve hiç kimsenin gerçek ölüm nedeni bilinmiyor artık. Her şey kamuoyundan gizleniyor. Üzerimize dijital tsunami gibi gelen bu yeni dünya düzeni... Maalesef insan neslinin sona erdirme saikiyle programlanmış ‘’yapay zekâ ‘’ ürünüdür. Ve onların getirmek istedikleri gelecek; yapay, hibrit, mekanik, dijital köleliktir. Değerli okurlarım; tarihe baktığımızda geçmişte olanlarla sanki bugünün temelleri atılmış, tarihte ne olmuşsa hepsi bu günler içinmiş. Salgınlar, depremler, sıvılar, gıda kıtlığı, buğday tarlalarındaki yangınlar, savaşlar, küresel ısınma, ahlak dışı sapkınlıklar, değişken cinsiyetler, dinsizlik... Hepsi çok ürkütücü ve insanların çoğunluğu elektromanyetik hipnoz altında. Alametler öylesine arttı ki, vicdanları köreltebilmek için tüm imkanlarını kullanıyorlar. Dijital donanım, hız, haz, kitlesel narsizim, dünya yönetimi bu sapkınların elinde. Ahlaksızlık, cinsiyetsizlik, fıtrat karartma, dinsizlik, yeryüzüne ve insan bedenine yapay gen, hibrit insan. Doğal olan ne varsa tam bir müdahale. Kitlesel imha. İnsana yaşam gerçeğini unutturma. Sadece bireysel değil, cehenneme kitlesel sürüklenme. Ya bu sürüklenmenin hiç farkında olmayanlar… Çocuklar, gençler, yaşlılar topyekûn bu uykudan uyanmalıyız. Bu modern dünyada ne kadar mazlum, masum insan kaldıysa uyandırmalıyız. Ama önce biz uyanmalıyız. Yoksa bugünün dünyasında, şeytanın dijital teknolojisi karşısında yenileceğiz. Dünyanın bu uyanışa ihtiyacı var. Vicdanını kirletmeyen, kalbini temiz tutmayı başaran insanlar! Hepimizin birbirimize ihtiyacı var. Dayanışmaya, gönülden sohbet etmeye ihtiyacı var. Yazımı Mehmet Akif'in şu dizesiyle sonlandırıyorum. "Alemde ziya yoksa halk etmelisin halk. Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam kalk"   Sevgiyle kalın Hoşça kalın   Eğitimci – Yazar Soner Atabek    </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HAKSIZ KAZANANLAR</title>
<link>https://kiostv.net/haksiz-kazananlar</link>
<guid>https://kiostv.net/haksiz-kazananlar</guid>
<description><![CDATA[ HAKSIZ KAZANANLAR   Bazı insanlar ‘’ haksız kazanç’’ sağlar ve dünyanın her yerinde ‘’ hak etmeden bir yere gelenler’’ bulunur. Bu tespitim kötülüğü normalize etmek için değildir. Sadece sorunun sınırsız bir mücadele olduğunu, tek harekette çözülemeyeceğini göstermektir. Değerli okurlarım, hayatta ‘’hak eden herkesi hak ettiğini düşündüğü yere getirmek’’ mümkün mü? Haklı kazanç mutlak olarak adil olabilir mi? Ben meritokrasiye inanıyorum; ama insan doğasını da biliyorum. Eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi evrensel sorunlar bizim ömrümüz içinde ve tek bir işlemle çözülemeyecek kadar büyüktür. Bu yüzden güzel bir dünya inşa etmek için illa ki haksız kazanç elde edenlerin bitmesini beklememek gerekir. Tarih... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebad70db7.jpg" length="102783" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 23 Jan 2023 10:17:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>haksız kazananlar, köşe yazısı, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>HAKSIZ KAZANANLAR   Bazı insanlar ‘’ haksız kazanç’’ sağlar ve dünyanın her yerinde ‘’ hak etmeden bir yere gelenler’’ bulunur. Bu tespitim kötülüğü normalize etmek için değildir. Sadece sorunun sınırsız bir mücadele olduğunu, tek harekette çözülemeyeceğini göstermektir. Değerli okurlarım, hayatta ‘’hak eden herkesi hak ettiğini düşündüğü yere getirmek’’ mümkün mü? Haklı kazanç mutlak olarak adil olabilir mi? Ben meritokrasiye inanıyorum; ama insan doğasını da biliyorum. Eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi evrensel sorunlar bizim ömrümüz içinde ve tek bir işlemle çözülemeyecek kadar büyüktür. Bu yüzden güzel bir dünya inşa etmek için illa ki haksız kazanç elde edenlerin bitmesini beklememek gerekir. Tarih boyunca ve tüm toplumlarda haksız kazanç elde eden, hak etmeden bir yerlere gelen hep olmuştur. Eğer buna takılırsanız, hak ederek yükselenleri göremezsiniz. Mesela insanlar oy verdiği politikacının hak ettiğini, vermediklerinin ise etmediğini düşünürler. Bu işin içinden nasıl çıkacağız? Bilim insanlarına sorsanız, pop starların bu kadar şöhret ve servet sahibi olması haksız ve mantıksızdır. Siyasi seçim sonuçlarına göre kaybeden partiler de kazananların haksız ve mantıksız bir kazanç sağladığını düşünürler. En iyi öğretmenlerin en iyi topçulardan daha az kazanması, çoğu insana göre mantığa da adalete de eşitliğe de sığmaz. Peki hak edene nasıl karar vereceğiz? Kimi hak edenin sınavla belirlenmesini ister, bazıları sınavsız. Herkesi hak ettiği yere getirmek mümkünse, bu standardı olmayan "hak etme" sorunlarını nasıl çözeceğiz? Değerli okurlarım, asıl sorun şu ki, ‘’ sistem bozuk’’ gerekçesiyle sürekli söylenip işini iyi yapmamak bozuk düzenin devamlılığına neden oluyor. Adaletli ve eşit bir dünya inşa edilene kadar beklemek yerine, yaptıklarımızla dünyayı adaletli ve eşit hale getirmek için mücadele etmemiz gerekiyor. Haksızlıklara söylenmekle haklı olabilirsiniz. Sonsuza kadar söylenebilir, sızlanabilir, şikâyet edebilirsiniz. Sonunda siz söylendiniz diye, sızlandınız diye dünyaya adalet gelmeyecek, eşitlik olmayacak. Tek ömrümüz var ve bir kez yaşayacağız. Yaşamımız boyunca sızlanarak, ağlayarak, söylenerek geçireceğimize, ‘’ her şey eksik, yanlış ve yetersiz olmasına rağmen biz neler yapabiliriz, bu haksızlığı, bu adaletsizliği nasıl düzeltebiliriz diye düşünsek daha doğru olmaz mı? Ben doğdum doğalı Türkiye’nin eğitim sistemi, yargı sistemi ve yönetim sistemi birçok insan tarafından yetersiz ve yanlış bulunuyor. Bir ara merak edip son 50 yılın adalet, eşitlik, eğitim sistemlerini incelediğimde geçmişte de aynı eksik ve hataların olduğunu gördüm. Antik Yunan, Sümer ve Roma kaynakları da çoğu çatışmanın hiç değişmediğini gösteriyor. Bir ülkenin en önemli sermayesi, o ülkeyi güçlendirecek en önemli şey vatandaşlarının kendi çabasıyla, kötü şeyler yapmadan ve sırf işini iyi yaparak en alttan en üste çıkabileceğine inanmasıdır. Her toplumda düzgün bir şekilde başarılı olmuş milyonlarca insan vardır; ama yolsuzluk yapanlar daha çok haber değeri taşıdığından sürekli gündeme gelirler. İnsanlar devamlı yolsuzlukları konuşunca, ülkede ‘’ düzgün yollardan asla başarılı olunamayacağı’’ algısı hâkim olur. Sonuç olarak, her şeyin düzelmesini, düzeltilmesini beklemektense, mevcut şartlarda mücadele ederek ben ne yapilirim nasıl katkı sunabilirim, sorusuna yönelmek en doğru olanıdır diye düşünüyorum. Doğru yolda olsan bile öylece durup beklemek, haksızlığa kol kanat germek kadar tehlikelidir. Eylemsizliğin olduğu yerde değişim mümkün olmaz. Ve eylemsizliğin tehlikesi yanlış adım atmaktan daha kötüdür; çünkü yanlış da olsa aksiyon almak bizi sonuca götürmese de o yolda olduğumuzun, niyetimizin kanıtıdır. G.K Chesterton’unda dediği gibi, bir insan ne yaparsa yapsın kaçamadığı bir kadere inanmıyorum. Ancak hiçbir şey yapmazsa kaçamayacağı bir kadere inanıyorum. Ağlamak sadece bebeklerin sorunlarını çözer. Sürekli sızlanmak büyümemişlerin yoludur. Haklı olduğun kadar mücadeleci olman da gerekir diyor. Adaletli, eşit, haksızlıkların, hukuksuzlukların olmadığı özgür bir dünya düşleriyle yazımı sonlandırıyorum. Sevgiyle kalın Hoşçakalın Eğitimci – Yazar Soner Atabek        </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KIYAMET KOPUYOR</title>
<link>https://kiostv.net/kiyamet-kopuyor</link>
<guid>https://kiostv.net/kiyamet-kopuyor</guid>
<description><![CDATA[ KIYAMET KOPUYOR Merhaba değerli okurlarım, “ Kıyamet kopuyor, dünyanın sonu geliyor” adlı köşe yazımla karşınızdayım, hazırsanız başlayalım. 2012 yılında Maya takvimine göre kıyamet kopuyordu. Bu köşe yazımı okuduğunuza göre bu tahmin çok da isabetli değildi. Aslında buna Maya takviminin sonu geldi diyebiliriz. Hatırlayalım, birçok kıyamet meraklısı, bunu dünyanın sonu olarak yorumladı. Dünyada sadece iki yerin kıyametten kurtulacağına inanıyorlardı. (Neden böyle inandıklarını sormayın.) Fransa’da Bugarach köyü ve Türkiye’de Şirince köyü. Rivayete göre Hz. İsa Maden dağına dev bir gemi ile inip inananları kurtaracaktı. Şirince köyü günler öncesinden tıka basa doldu. İnanılmaz ilgi gören köyde adeta turizm patlaması yaşadık. İlginç şekilde köyün... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebae6aef4.jpg" length="130464" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 09 Jan 2023 10:16:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>kıyamet, kopuyor, köşe yazısı, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KIYAMET KOPUYOR Merhaba değerli okurlarım, “ Kıyamet kopuyor, dünyanın sonu geliyor” adlı köşe yazımla karşınızdayım, hazırsanız başlayalım. 2012 yılında Maya takvimine göre kıyamet kopuyordu. Bu köşe yazımı okuduğunuza göre bu tahmin çok da isabetli değildi. Aslında buna Maya takviminin sonu geldi diyebiliriz. Hatırlayalım, birçok kıyamet meraklısı, bunu dünyanın sonu olarak yorumladı. Dünyada sadece iki yerin kıyametten kurtulacağına inanıyorlardı. (Neden böyle inandıklarını sormayın.) Fransa’da Bugarach köyü ve Türkiye’de Şirince köyü. Rivayete göre Hz. İsa Maden dağına dev bir gemi ile inip inananları kurtaracaktı. Şirince köyü günler öncesinden tıka basa doldu. İnanılmaz ilgi gören köyde adeta turizm patlaması yaşadık. İlginç şekilde köyün imamı da ortadan kayboldu. Bahsedilen gemi de gelmedi.   Bu durum aslında ilk değildi. ABD’li ‘’seekers” (arayanlar) tarikatı, 21 Aralık 1954 sabahı büyük bir selin, dünyanın sonunu getireceğine inanıyordu. Bu tarikatın şarlatan lideri Marian Keech’in uydurduğu kehanete inanan tarikat üyeleri ‘’kıyamet’’ öncesi 20 aralık 1954’te Keech’in evinde toplandı. Bu saçmalığa inananlar, sabaha karşı sel dünyayı yok ederken, kendilerini kurtarmaya gelecek olan uzay aracına yalnızca kendilerinin binip gideceklerine ve tüm dünyanın bir sel ile yok olacağına eminlerdi. Şimdi sizler bu tarikat üyelerinin nasıl ikna edildiklerini merak ediyorsunuz? O zaman bir adım daha ileri gidelim, o gece uzay aracı gelmedi, dünyayı da sel alıp götürmedi. Şarlatan tarikat liderinin kehaneti tutmadı. Bu duruma hazırlanan tarikat üyeleri her şeylerini satmışlardı. Ellerinde hiçbir şey kalmamıştı. Bu olanlar üzerine şimdi siz sanıyorsunuz ki tarikat dağıldı değil mi? Hayır! Aksine daha da güçlendi. Nasıl mı? Keech’e o gün sabaha karşı kutsal bir güncelleme mesajı geldi. Allah, tarikat üyelerinin iyi niyeti sonucunda dünyayı yok etmekten vazgeçmişti. Hiç kimse de kalkıp demedi ki; madem iptal olabiliyordu, biz neden uzay gemisi bekledik? Sanmayın ki bu cehalet sadece 1960’lı yıllarda kaldı. Günümüzde kıyamet sığınakları satılıyor. Yani değişen pek bir şey yok.   Değerli okurlarım; Dediğim gibi değişen hiçbir şey yok. Geçmişte topluma yön veren dini yapılar, tarikatlar, kiliseler vardı. Günümüzde de modern tarikatlar olarak niteleyebileceğimiz toplumsal gruplar var. İnsanların bir gruba ait olma hissini kullanarak onu yönlendiren, sömüren yeri geldiğinde de kandıran ve bunlardan rant elde eden birçok modern yapı bulunmaktadır. Bu yapıların varlığını inkâr edemeyiz insanlık oldukça varlıkları devam edecektir.   İnsan birçok değere sahip olabilir. Bir tarikata bağlı olma gibi, bir partiyi tutma gibi, futbol takımı taraftarlığı gibi. Eğer bir konuya tamamen inanıyorsak, onun yanlış olmasını istemeyiz. İnsanlar veya toplumlar inandıkları şeylere karşı çıkan kişilere, kurumlara ve hatta devletlere bile saldırma eğilimindedirler. (Bunu 15 Temmuzda da yaşadık) Bu siyasi, politik, dini konularda da aynıdır.   Örneğin sporun amacı takım olmak birliktelik kurmak iken, insanların birbirlerine küfretmesi hatta birbirlerini öldürmesi sizce de çelişki değil mi? Siyasetin amacı insanları bütünleştirmek, bir arada huzur içinde yaşamasını sağlamakken, siyasetçilerin birbirlerine yaptıkları hakaretlerin, küfürlerin, toplumu sanki ayrıştırma yarışına girmişlercesine insanları kutuplaştırması sizce de çelişki değil mi? Arjantin’de iktidar hatası ile ekonomik krizde sürünen halka soruyorlar: “ İktidardan memnun musunuz?’’ diye. İktidar yanlısı diyor ki: Çalıyor ama çalışıyor da... Hem zaten kim gelse çalacak, bunlar daha iyi. Bak görüyor musunuz, kendisinden çalınmasını nasıl da umursamıyorlar. Çünkü körü körüne saplantılı, inancı yanlış, bildiklerini galebe çalıyor. Her yeni çıkan yolsuzlukta sorun değil diyorlar. Bir kereden bir şey olmaz diyorlar. Ya da iftira olduğunu düşünüp inanmıyorlar. Doğru olduğunu bilseler de inançlarına zeval gelmesini istemiyorlar. Değerli okurlarım, Maalesef insanların çoğu fikir geliştirme, inovatif düşünce, beyin fırtınası gibi kavramlarla hiç ilgileri yok. Bu tür insanlar tıpkı koyun gibi çok rahat yönlendirebiliyorlar. Bu kişiler için tek yapman gereken sürünün duyması gereken kaval sesini iyi çıkartmaktır. Onlar yıllarca aynı melodiyi dinleyerek yaşayabilirler. Çünkü onlar cehaletleri ile mutlulardır. İşin en garip tarafı sen onları kurtarmaya çalışsan da, onlar kendi cehalet havuzlarında yüzmekten kurtulmak istemezler. Hatta seni de kendi havuzlarına davet ederler. Böyle insanları kendi haline bırakmak en faydalı şey olacaktır. Kendi önyargılarından kurdukları setlerin gerçek karşısında yıkıldığını fark edene kadar onları mutlu cehaletleriyle başbaşa bırakmak en rahat yol olacak kanaatindeyim.   Önyargı insanın sahip olabileceği en kötü arkadaştır. Değerli okurlarım, Lütfen herhangi bir konuda sosyal medyadan, yarı cahil birisinden, her konuda fikri olduğuna inanan sözde bir arkadaştan edindiğiniz fikirle yetinmeyin. Maalesef toplumumuzda özellikle sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile cahil insan artık çok daha cesurca davranıyor. Aslında internet daha çok cahili bir araya topladı diyebiliriz. Siz lütfen her konuyu en az üç kaynaktan araştırmadan fikrinizi beyan etmeyin. Çünkü mutlaka kirli bilgi size de ulaşacaktır. Bu bilginin negatif ya da pozitif olmasının bir önemi yok. Doğru bilgiyi alıp insanlara ulaştırmak en büyük vazifeniz olsun. Sizlere Mevlana’nın şu sözleriyle veda etmek istiyorum ‘’ ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.’’   Sevgiyle kalın Hoşçakalın   Eğitimci – Yazar Soner Atabek                  </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HATA MI? KÖTÜLÜK MÜ?</title>
<link>https://kiostv.net/hata-mi-kotuluk-mu</link>
<guid>https://kiostv.net/hata-mi-kotuluk-mu</guid>
<description><![CDATA[ HATA MI? KÖTÜLÜK MÜ? Değerli okuyucularım bugün sizlerle hata yapmak ile kötülük yapmak arasındaki farkı anlatmak istiyorum. Kötülük yapmak ile hata yapmak arasında kocaman bir fark vardır. Ömrümüz boyunca hepimiz hatalar yaparız ve yapacağız da. Yaptığın şey sadece seni etkiliyorsa, bu hatadır. Ama sonuç başkalarını da etkiliyorsa, mutsuz ediyorsa, işte bu kötülüktür. Sen tekrarladıkça bu, karakterinin bir parçası haline gelir. Kötü olmak içine, ruhuna işler. Artık doğru ve iyi bir şey yapmak seni mutlu etmez. İyilik anlamsız gelir. Hatta etrafında iyilik yapanları  enayiler olarak görürsün. Değerli dostlarım, Bir, dünya çapında hatalar vardır. Bir de ülkelere, illere ve hatta yaşadığın mahalleye... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebaf643b5.jpg" length="84493" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 28 Dec 2022 10:14:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>hatamı, köşe yazısı, kötülükmü, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>HATA MI? KÖTÜLÜK MÜ? Değerli okuyucularım bugün sizlerle hata yapmak ile kötülük yapmak arasındaki farkı anlatmak istiyorum. Kötülük yapmak ile hata yapmak arasında kocaman bir fark vardır. Ömrümüz boyunca hepimiz hatalar yaparız ve yapacağız da. Yaptığın şey sadece seni etkiliyorsa, bu hatadır. Ama sonuç başkalarını da etkiliyorsa, mutsuz ediyorsa, işte bu kötülüktür. Sen tekrarladıkça bu, karakterinin bir parçası haline gelir. Kötü olmak içine, ruhuna işler. Artık doğru ve iyi bir şey yapmak seni mutlu etmez. İyilik anlamsız gelir. Hatta etrafında iyilik yapanları  enayiler olarak görürsün. Değerli dostlarım, Bir, dünya çapında hatalar vardır. Bir de ülkelere, illere ve hatta yaşadığın mahalleye göre normal olduğu sanılan kötülükler vardır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de sebepsiz yere kötülük yapan insanlar görüyoruz. Hayvana tecavüz edeni de gördük, orman yangını çıkarmak için kedileri yakıp ormana salanı da... Piknik yapmak için orman yakan, tarihi eserlere aşkını kazıyan ya da yol tabelasını silahla ateş ederek delik deşik eden kimdir? Bilemem. Zaman o insanları toplu taşımada başkalarını taciz eden yaratıklara çeviriyor ya da hayvanların başına kürekle vuran vicdansıza ya da kendi anne babasının canına kastedebilecek bir caniye... Aslında onları tespit etmek zor değil. Bu tür yaratıklar genelde sokakta böğürerek konuşurlar. Ellerindeki çöpü yere atmaktan çekinmezler. Arkadaş çevreleri ile birlikte iken yani sürü halinde iken, başkalarına saldırmak, başkalarını taciz etmek, laf atmak normaldır onlara göre. Sürüden aldıkları güçle her türlü zorbalığı kendilerine hak görürler. İş hayatında da kötü insanları çok bariz görebilirsin. Onların amacı başkalarını aşağı iterek yükselmektir. E – mail gönderirken bile amacı birilerini rahatsız etmektir. Onlar için tüm sorumlulukları başkalarına atmak yeterlidir. Sorumluluklar başkalarına başarı ise sadece kendilerine aittir. Toplantılarda da sadece olumsuz fikirleri vardır. Üstelik bir neden bile belirtmezler. Sadece ‘’olmaz!’’ derler. Patronun ya da amirinin yanında yalakaca dolaşırlar. Çok ilginçtir ki az kişi fark eder bu gereksiz varlıklarını. Hatta tüm çalışanlar onu sever, ta ki kendilerine de kazık atana kadar… Kariyer hedefi olan ve yarın saygın biri olmayı planlayan, bir ünvan sahibi olmayı, bir isim olmayı uman insan kötülük yapmaz. Aslında kötülük insanların bakış açısına göre değişiyor. Mesela birisi başkasından para çalsa, bizden de çalabilir diye kendimizi güvene almak için uzaklaşırız. Ama eğer bu hırsızlığın sonunda 20 milyon dolar gibi bir pay teklif edilirse bazı insanlar karşı tarafın da bunu hak ettiğini düşünür ve susar. Peki insanları kötü hale getiren ne? Günah baskısı, toplum baskısı, aile baskısı, el alem ne der hapishanesi. Çocuk bu çıkmazlarda büyüdükçe nihayetinde içinden, özgür olmak isteyen ikinci bir kişilik fırlıyor. Bazı duygular ne kadar bastırılırsa o kadar şiddetle açığa çıkıyor. Tıpkı bir volkan patlaması gibi. Başkalarına eziyet ederek o bastırdığı şeyleri yaşamak istiyor. Ömrünün ilk yarısını ailesinin, çevresinin istediği insan olarak geçiriyor. İkinci yarısını yani kendi kontrolündeki dönemi ise ailesinin tam tersi bir insan olarak yaşıyor. Peki bu çizgiyi ne düzeltir? Bu çizgiyi vicdan belirler. Vicdan insanın içindeki yanılmaz yargıçtır.  Maalesef vicdan ailenin sana vermesiyle olmuyor sadece. Senin de sevmeyi ve sorumluluk almayı öğrenmen, vicdanını geliştirmen  lazım. Peki kötülük yapmayı engelleyen nedir? Yani insanları iyi olmaya iten nedir? Kötülüklerden insanı alıkoyan, iyiliğe iten tek faktör ‘’sevgi ‘’dir. En az sevgi kadar önemli olan bir diğer ihtiyacın ise, saygı olacak. Olmalı. Eğer saygı görmek istemiyorsan ya aşırı özgüven kaybı yaşamışsındır ya da depresyondasındır. Sadece başkalarından gelen saygı yetmez. İnsan, kendisine saygılı olmayı da öğrenmeli. Başkalarına saygılı olmayı da. Kurallara uymayı da öğrenmelisin. Yazılı olmayan, hatta hiç umursanmayan kurallara bile. Çünkü sen artık dünya insanısın. Kurallara uyma isteğinin sebebi ister dini inancın olsun ister topluma saygın ister kanunlardan çekinmen. Hangi saikle iyi bir insan olma yolundaysan bu yolda: "Saygı kayığına binmeden sevgi denizi geçilmez." düsturun olsun. Yeter ki senin ismin geçtiğinde insanların yüzlerinde gülümseme olsun. Bizi insan yapan saygı ve sevgimizdir diyor hepinizi saygıyla sevgiyle kucaklıyorum. Başka bir konuyla tekrar karşınızda olmak ümidiyle ... Sevgiyle kalın Hoşçakalın Eğitimci – Yazar Soner Atabek          </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>TÜKETİM ÇILGINLIĞI</title>
<link>https://kiostv.net/tuketim-cilginligi</link>
<guid>https://kiostv.net/tuketim-cilginligi</guid>
<description><![CDATA[ TÜKETİM ÇILGINLIĞI Değerli okurlarım, Bugün sizlerle Tüketim çılgınlığı hakkında konuşmak istiyorum. Tüketim çılgınlığı bize kapitalizmin bir dayatmasıdır. Kapitalizm diyor ki; Her şeyin bir bedeli var ve sende o güzel paracıklar varsa, alırız. Hepsini alırız. Kapitalizm para harcama özgürlüğüdür. Her şeyi satın alabilirsin… Hayallerini. Yaşam amacını. Para harcamak mutluluk sebebidir. Garip değil mi? Asıl mantıklı olan para kazanmak olmalıydı. İnsanlar dokunduğu şeyleri daha çok sever. O sebepten dolayı İnsanların paraya dokunmasını kaldırdılar. Gerçek kâğıt, mıncırılası paranın, bankalardaki rakamlara oranı %15 civarı. Her şey rakam oldu. Sadece el değiştiren sayılar. Sayıların değişimi değil de, o rakamlarla aldığın şeyler, dokunduğun şeyler seni mutlu... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb0511c0.jpg" length="104918" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 09 Dec 2022 10:13:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>köşe yazısı, soner atabek, tüketim çılgınlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>TÜKETİM ÇILGINLIĞI Değerli okurlarım, Bugün sizlerle Tüketim çılgınlığı hakkında konuşmak istiyorum. Tüketim çılgınlığı bize kapitalizmin bir dayatmasıdır. Kapitalizm diyor ki; Her şeyin bir bedeli var ve sende o güzel paracıklar varsa, alırız. Hepsini alırız. Kapitalizm para harcama özgürlüğüdür. Her şeyi satın alabilirsin… Hayallerini. Yaşam amacını. Para harcamak mutluluk sebebidir. Garip değil mi? Asıl mantıklı olan para kazanmak olmalıydı. İnsanlar dokunduğu şeyleri daha çok sever. O sebepten dolayı İnsanların paraya dokunmasını kaldırdılar. Gerçek kâğıt, mıncırılası paranın, bankalardaki rakamlara oranı %15 civarı. Her şey rakam oldu. Sadece el değiştiren sayılar. Sayıların değişimi değil de, o rakamlarla aldığın şeyler, dokunduğun şeyler seni mutlu ediyor. Çünkü; parana dokunamıyorsun. İnsan dokunduğu şeyleri daha çok sever. Örneğin; elbise, mobilya, telefon, pizza, döner… gibi tüm bunların ortak özelliği, onlara dokunabilmen. Demek ki insan dokunduğunu seviyor. O yüzdende sayılardan oluşan ve kredi kartının içinde saklı duran parasını, dokunabileceği ayakkabılar ve elektronik aletler ile değiştiriliyor. Kapitalizm de işte buna bayılıyor. Yenisini al… yenisini… Asıl mesele burada başlıyor. Bir şeyin yenisini almak için elindeki ne zaman eskidi ve bunun eski olduğunu kim söylüyor? Fabrikalar 24 saat çalışarak yeni akıllı telefonlar üretiyor. Milyonlarca hem de. Peki herkesin telefonu varsa, ki var. Yenisi niye alınsın? Telefonun gayet güzel çalışıyor. Çökmüyor, donmuyor, fotoğraf da çekiyor. O zaman kapitalizm diyor ki: Yenisi daha havalı. Ünlüler de bunu kullanıyor, bak yan komşun da almış. Şimdi senin telefonun onlarınkine göre eski oldu. Yani elindeki telefon, sana göre ve bütçene göre eskimedi, hatta çizik bile yok. Ama kapitalizme göre eskidi. Yenisini al … Al yenisini... Bu daha havalı... Senin neyin eksik diğerlerinden? Bir dilim baklava yersen güzel. Peki 30 dilim yersen? Bir yerden sonra artık bünye arzulamaz. Doyum noktasından sonra sıkılır. Buda senin ondan sıkılman demektir. Para verdiğin şey de bir süre sonra eğlenceli, ilginç ve yeniliğini kafanda yitiriyor. Burada devreye kapitalizm giriyor. Kapitalizmin en sevdiği şey. Bu düşünceye bayılıyor. İşte seni her defasında para harcamak için vicdanen rahatlatan sisteme kapitalizm diyoruz. Bu kapitalist düzenin bir parçası olan sen de her seferinde ‘’ ama artık bu benim hakkım değil mi’’? diye bahane bulmaya devam edeceksin. Hafta içi çalışıp hafta sonu tatil yapıyorsun. Hafta sonları dinlenesin diye değil, sistemden aldıklarını geri veresin diye tatil veriyorlar. Michael Moore kapitalizmi bakın nasıl tarif etmiş; Kapitalizm, birkaç kişinin çok iyi iş yapacağı ve geri kalanının da birkaçına hizmet edeceği anlamına gelir. Bende diyorum ki; Tüketim çılgınlığı; insanın kendini unutan ve unutturan eseridir. Şunu satın almak, bunu başarmak, yeni bir deneyimden geçmek gibi hedeflerimiz var. Hedef ve amaçlarımız yüzünden, hayatı yaşamak yerine tüketiyoruz. Hayatla yekvücut değiliz artık. Değerli okurlarım, Yeni bir tüketici ahlakı oluşturuldu; Evin varsa saygınsın! Araban varsa saygınsın! Kredi kartın varsa saygınsın! Mevkiin varsa saygınsın! Cep telefonun markası kadar saygınsın! Giydiğin elbisenin markası kadar saygınsın! Tüketim – marka çılgınlığı toplumumuzu derinden etkiledi. Mücahit- Müteahhit oldu. ‘’Tek lokma -tek hırka ‘’anlayışı lüks yaşama dönüştü. ‘’ Tüketin ha tüketin’’ yarışı kutsandı. Tüketim çılgınlığı alkışlandı. Aslında tüketimde belirleyici olan kendisi değil, kapitalizmdir. Arzı da talebi de kapitalizm belirliyor. İnsan bu vahşi kapitalizmin çarkları arasında tükenirken, bizatihi kendisi de tükendi.   Değerli okurlarım,   Türkiye de aşırı yaygın anlaşılmaz gösteriş ve şekilcilik, tarif edilemez bir sefalete yol açtı. Tüketim çılgınlığı kanserdir, vebadır, hastalıktır, bizlerin bir an önce bu hastalıktan kurtulmamız gerekiyor. İnsanın, insana değer verdiği, güzel bir dünya dileğiyle… Hepinizi Sevgi - Saygı ve muhabbetle selamlıyorum. Bir başka köşe yazımda buluşmak dileğiyle... Hoşça-kalın Sevgiyle - kalın   Eğitimci- Yazar Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>AİLE BASKISI</title>
<link>https://kiostv.net/aile-baskisi</link>
<guid>https://kiostv.net/aile-baskisi</guid>
<description><![CDATA[                             AİLE BASKISI Değerli okurlarım; bugün sizlerle aile baskısını ve yarattığı sonuçları konuşmak istiyorum hazırsanız başlayalım.   Aile baskısını yaşamayan hemen hemen kalmamıştır. Ailede sana hep tek bir seçenek sunulur; ama özgürsün gibi davranılır. Tren raylarında gidersin, şerit değiştirme hakkın yoktur. Hep ileri gitmek zorundasındır. Ailenin döşediği çelik ve esnemez rayların seni direk götüreceği garantili sonuçlara doğru, hep ileri… Nereye vardığını varacağını da asla bilmezsin. Çünkü ailen senin yaşadıklarını, yaşama ihtimalin olan şeyleri daha önce tecrübe etmiştir. Senin geleceğin yollardan geçmiş, senin seçeceğin durumları seçmiştir. Dünya da geçen yıllar çok şeyi değiştirdi; ama onlar için hiçbir şey değişmedi. Tabi ki... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb13fcc0.jpg" length="81476" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 29 Nov 2022 10:12:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aile baskısı, köşe yazısı, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                            AİLE BASKISI Değerli okurlarım; bugün sizlerle aile baskısını ve yarattığı sonuçları konuşmak istiyorum hazırsanız başlayalım.   Aile baskısını yaşamayan hemen hemen kalmamıştır. Ailede sana hep tek bir seçenek sunulur; ama özgürsün gibi davranılır. Tren raylarında gidersin, şerit değiştirme hakkın yoktur. Hep ileri gitmek zorundasındır. Ailenin döşediği çelik ve esnemez rayların seni direk götüreceği garantili sonuçlara doğru, hep ileri… Nereye vardığını varacağını da asla bilmezsin. Çünkü ailen senin yaşadıklarını, yaşama ihtimalin olan şeyleri daha önce tecrübe etmiştir. Senin geleceğin yollardan geçmiş, senin seçeceğin durumları seçmiştir. Dünya da geçen yıllar çok şeyi değiştirdi; ama onlar için hiçbir şey değişmedi. Tabi ki birey ne dilerse olmamalı. Anne ve babalarının fikirleri ve öğrendikleri muhakkak önemlidir. Fakat aradan onlarca sene geçmiştir ve bazı bilgiler güncellenmediği için zararlı hale gelmiştir. Anne babalar hayat tecrübelerini çocuklarına aktarmalı; fakat tehdit, şantaj, unsuru olarak kullanmamalı. Böyle davranıldığında çocuk senin kontrolündeyken senin istediğin gibi olur, sonra istediğini yapar. Her başarısızlığın arkasında psikolojik eksiklik vardır. Bu eksiklik anne babanın yaptığı şantaj ve tehditten kaynaklanır. Aile baskısının bir kötü tarafı da şudur ki bu baskıya maruz kalan çocuk büyüyünce de aynısını kendi çocuklarına uygular. Güvenilmeyen çocuk aslında ailenin yetiştirme konusundaki başarısızlığıdır. Bu çocuk dünyaya kötü insan olmak için gelmedi neticede. Baskı sonucu kaçış evlilikleri yapanlar... Baskı ile kız çocuğunu çocuk yaşta pedofili hastası sapıklar ile evlendirenler... Aileye inat ya da aile mutlu olsun diye nişanlanıp evlilik öncesinde kurtulma yolu arayanlar… Ve daha niceleri… Baskı bazen öğrenilmiş çaresizliğe dönüşüyor. Çocuk artık yetişkin oluyor; ama yine de karar almaktan korkuyor. Ailesi ölünce de boşluğa düşüp, sürüklenmeye başlıyor.   Değerli okurlarım,   Anneler ‘’Hakkımı helal etmem!’’ deyip duruyor. Şimdi şu hak konusunu bir konuşalım. Kimin kimde hakkı var? Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki ben de çocuk sahibiyim. Bir insanın ebetteki anne ve babasına karşı sorumlulukları vardır; ama asıl düşünmesi gereken kendi ailesi ve çocuklarıdır. 40 yaşına gelmiş özgüveni sıfır bireyler var. Ya da çocuk kendi dilediği gibi davranmayınca şiddete başvuran ruh hastası aileler var.   Değerli okurlarım, Dünyada bunun için çözüm var. Aile şiddet uygular ise, çocuk aileden alınıyor. Şimdi diyeceksiniz ki: ‘’ Hocam daha mı iyi oluyor?’’ Aile içi şiddet ile yetişmeyi reddeden çocuklara ne oluyor görelim mi? İsterseniz bir Türkiye turuna çıkalım. &gt;Türkiye’de son 16 yılda 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yaptı. &gt;Cinsel suçların yüzde 46’sının çocuklara karşı işlendiği, çocuğa yönelik cinsel istismarda Türkiye’nin dünya listesinde 3. Sırada olduğu belirtildi. &gt;TUİK verilerine göre, son 10 yılda 482 bin 908 kız çocuğu devletin izniyle evlendirildi. &gt; Son 6 yılda 142 bin 298 çocuk anne oldu. &gt; 15 yaşın altında cinsel istismara uğrayarak doğum yapan çocuk sayısı 15 bin 937 olarak kayıtlara geçti. Bunları bilmeyince hayat ne kadar da güzel değil mi? bize ne bunlardan. Değerli okurlarım,   Aile baskısı çocuğu yalancı da yapar. Çünkü çocuk her fikrini söylediğinde ceza alır. Çocuğa bağırılır. Bağıran anne baba, kendileri de öyle yetiştikleri için bağırır. Bir insan bağırarak iletişim kuruyorsa, onun fikrinin hayvandan farkı yoktur. Bir süre sonra ne böğürdüğünün bir önemi olmayacak. Sonra çocuk zaten pes edecek. Ey anne baba; Sen anne baba değilsin artık.  Sen Hitler’sin. Sen diktatörsün. Sen çocuk ruhu katilisin. Çünkü sen çocuk eğitmeyi sadece ‘’ Halıya sıçmasın, açlıktan ölmesin, sorun çıkarmasın yeter ‘’ diye düşünüyorsun. Ruh sağlığı, kişisel gelişimi, bir sanatı benimsemesi, müzik aleti çalması, istediği kariyeri yapması senin için çocuk gelişimine dâhil değil. Bana diyeceksiniz ki, para. Hocam para! Ben sana çocuğunu Viyana devlet opera Balesi’ne yazdır, ya da özel üniversitede okut demiyorum ki. Ben sana ‘’çocuğunu dinle’’ diyorum. Sen ölüp gittikten sonra geriye kalan tek eserin o olacak. Sen ona sarılmadıkça, sen onu dinlemedikçe, sen onun fikrini bilmedikçe, aile olamazsın diyorum. Bugün iki yaşındaki çocuğun bile fikri var. Artık kimse, senin benim çocuğum gibi ablak değil. Televizyon ve internet beyinlerini fikirler ile dolduruyor. Hangisi doğru ya da yanlış, senden öğrenmeli. Ama sen başından atarsan, ‘’odasında sessizce dursun yeter’’ diye düşünürsen ve ölene kadar rahatça ‘’ Survivor’’ ya da ‘’ evlendirme programları izleye bilmek için çabalarsan o çocuk senin olmaz. O çocuk kimi izlerse onun çocuğu olur. Aile istediği kadar baskılasın, çocuk bir gün büyüyecek veya özgür kalacak. Kaçacak. Özgürlük için istemediği kişiyle evlenmeyi kabul edecek ve sonra boşanacak ya da intihar edecek. Harun Yahya; baskıya göz yummak da başlı başına bir baskı olduğunu söyler. Değerli okurlarım, Bütün bu olumsuzlukların müsebbibi bence sevgi ve bilgi eksikliğidir.  Onun için lütfen her işimizi sevgiyle yapalım. Çocuklarımıza sevgi verelim. Dünyayı sevgi düzeltecek ve sevgi kurtaracak diyorum ve hepinizi sevgiyle muhabbetle kucaklıyorum.   Eğitimci- Yazar Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İNANÇ SÖMÜRÜSÜ</title>
<link>https://kiostv.net/inanc-somurusu</link>
<guid>https://kiostv.net/inanc-somurusu</guid>
<description><![CDATA[ İNANÇ SÖMÜRÜSÜ   Merhaba değerli okurlarım   Bugün sizlerle inanç sömürüsü hakkında konuşmak istiyorum. Hazırsanız başlayalım.   İki şekilde sömürü vardır; Birincisi inanç sömürüsü, İkincisi duygu sömürüsü. Bir çoğumuz hayatın pek çok yerinde duygu sömürüsüyle ve inanç sömürüsüyle karşılaşırız. Duygusal şantajdır bu. Kimileri insanları daha fazla para kazanmak için sömürür, kimileri gücünü artırmak için, kimileri politika için, kimileri ise bireysel çıkarları için sömürür. Önemli olan da sebep değil sonuçtur. Yani nasıl sömürüldüğün ve en sonunda sana ne olduğu önemlidir. Eğer sömüren, senin ruhunu tüketecek kadar emiyorsa, o zaman sana yaşayacak kadar mutluluk ve umut bırakmayabilir.   Değerli okurlarım;   Bazıları... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb22efe7.jpg" length="77353" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 14 Nov 2022 10:10:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, değer, ders, doğa, eğitim, hizmet, inanç sömürüsü, kar, kaza, köşe yazısı, öğrenci, soer atabek, tarih, USA, zarar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İNANÇ SÖMÜRÜSÜ   Merhaba değerli okurlarım   Bugün sizlerle inanç sömürüsü hakkında konuşmak istiyorum. Hazırsanız başlayalım.   İki şekilde sömürü vardır; Birincisi inanç sömürüsü, İkincisi duygu sömürüsü. Bir çoğumuz hayatın pek çok yerinde duygu sömürüsüyle ve inanç sömürüsüyle karşılaşırız. Duygusal şantajdır bu. Kimileri insanları daha fazla para kazanmak için sömürür, kimileri gücünü artırmak için, kimileri politika için, kimileri ise bireysel çıkarları için sömürür. Önemli olan da sebep değil sonuçtur. Yani nasıl sömürüldüğün ve en sonunda sana ne olduğu önemlidir. Eğer sömüren, senin ruhunu tüketecek kadar emiyorsa, o zaman sana yaşayacak kadar mutluluk ve umut bırakmayabilir.   Değerli okurlarım;   Bazıları ülkemizde dini inançları sömürür, Bazıları Atatürk gibi önem verdiğimiz değerleri, Bazıları milliyetçilikten sömürür, Bazıları tarikatlardan sömürür, Sömürür de sömürür yeter ki bir boşluk hissetsin…   Allah, Ömer, Ali, Muhammet diyerek kandıran dilenci de siyasetçi de aynıdır, ikisi de ruhani duygulara ateş ederek insanları sömürür. Biri üç kuruşunu alır, diğeri bir milletin her şeyini alır. Sevgili okurlarım bizlerin yıllardır sorunları bitmiyor... Aslında bizlerin ne türban sorunumuz var ne Kürt sorunumuz var ne o, ne bu sorunumuz var. Bizim asıl sorunumuz sömürülme sorunumuz var, başına türlü maskeler takarak bizlerin karşısına gelip bizleri nasıl sömürdüğünün sorunu var. Sömürülmeyi seven bir toplumuz   Nerden mi biliyorum çiftlik bank ve Fadıl Akgündüz gibi olaylar ve niceleri… Bize gösterdi ki ne kadar sömürürsen sömür, ders almayan ilginç bir kesim var. Yıllardır okuyoruz, duyuyoruz, cenneti peşkeş çekenler, okunmuş terlik satanlar var ve bunlara inananlar … Ah ah değerli okurlarım bunlar ruh sömürürler, para sömürürler, duygu ve inanç sömürürler, gün gelir hayallerini bile sömürürler.   Değerli okurlarım;   Bir canlının üzerinde veya içinde yaşadığı başka bir canlıya zarar vermesiyle ortaya çıkan simbiyotik bir ilişki vardır. Bu ilişkiye parazitiz denir. Bu ilişkide zarar gören birey, konak olarak adlandırılır. Parazitler genellikle hızlı ürerler. Çoğu parazitin duyu ve tutunma organları iyi gelişmiştir; ancak enzim ve sindirim sistemleri iyi gelişmediği için konağa bağımlı olarak yaşarlar. Tanıdık geldi mi? Sende konaksın. Seni de duyuları ve tutunma organları ile mükemmel kavrayan ve sömüren canlılar tüketiyor.   İnanç sömürüsü dendiğinde bazı vakıflar ve dernekler çok başarılıdır. Deniz Feneri’nin Almanya’da yaşattığı olay buna örnek gösterilebilir. Almanya tarihinin en büyük dolandırıcılık davalarından birisidir. Bu dolandırıcılıkta 2002-2007 arasında Deniz Feneri’nin topladığı 41 milyon 423 bin euronun 16 milyon 882 bini amaç dışı kullanılmıştı. Değerli okurlarım; Bazen ise uluslararası duygu ve inanç sömürüsüyle katil iken kurban rolünü oynayanları görürsün. İsrail, Çin, Amerika bu konuda çok açık örneklerdir. Soykırım ve katliam yapıp mağduru oynayabilen azdır. Sömürülüyoruz, sömürülüyoruz, sömürülüyoruz… Kimi insan bakışı ile sömürür, kimisi tek lafı ile… Kimisi şantaj ile duygu sömürür. Kimisi araya adam koyarak, kimisi evladı ile sömürür sevdiğini…  Kimisi sömürecek bir şey bulamasa da artık alışmıştır kan emmeye. Duygu sömürüsünü öğrenciler bile yapar. Hocam bu sınavdan 60 almazsam, bursum düşer. Babam beni asar.   Değerli okurlarım; Birisi çıkıp duygusal bir konuşma yapabilir, sizi ikna edebilir, Show yapabilir, toplumun ortak değerlerine çok bağlıymış gibi kendini anlatabilir, duygu sömürüsü yapabilir, sürekli hizmet deyip durabilir; ama bu yeterli değildir çünkü bu sadece söylemdir. Müsaadenizle bir adım ileriye gidiyorum, hatta iyilikte yapabilir, sizi iyilik lede ikna edebilir; ama bu da yeterli değildir… Ziya Paşa ne güzel demiş; Allah ile aldatan sahtekâr kişiden vefa bekleme! Çok hacıların koltuğunun altından haç çıktı. Adaletsiz sosyal ilişkiler, sefalet, haklardan yoksunluk, umutsuzluk ve tedirginlik, yığınların sömürenlere karşı güçsüzlüğü, onları mucizelere, doğaüstü yaşam inancına götürür ister istemez; başta sömürü düzeninin getirdiği felaketler, insanları okunmuş terlik, cenneti satın alma, uzaya dört şeritli yol gibi abuk sabuk masallara inanıp kurtuluş beklerler. Çağdaş dünyamızda medeni(!)batının, sömürü ve sömürgelerine karşı davranışlarına göz atılacak olursa, onların bu medeniyet ve çağdaşlık pençelerinde kıvranan zavallı milletleri insani ve milli haklarıyla şeref ve onurlarını nasıl vahşice çiğnedikleri, onları kendi medeniyetlerinden nasıl mahrum bıraktıklarını görülecektir. Sabahattin Ali’nin değimiyle; Nerede yoksulluk varsa, orada sömürü vardır. Bir millet durup dururken yoksul olmaz. Sömürüldüğü için yoksul olur.   Genel olarak insanlık tarihi bir uygarlık ve aydınlanma masalından çok bir kıtlık, ıstırap ve sömürü hikayesi haline geldi. Mustafa Kemal Atatürk derki; Bir ulusun bireyleri düşünür olmadıkça, kitleler istenilen yöne çekilebilirler.   Sömürüsüz güzel bir dünya dileğiyle ….   Hepinizi saygı, Sevgi ve muhabbetle selamlıyorum   Eğitimci – Yazar Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KAFESTEKİ İNSAN</title>
<link>https://kiostv.net/kafesteki-insan</link>
<guid>https://kiostv.net/kafesteki-insan</guid>
<description><![CDATA[ KAFESTEKİ İNSAN   Merhaba değerli okurlarım   Bugün sizlere kafesler de yaşayan insanlardan bahsetmek istiyorum   Norveç’te yengeç avı açık denizler de yapılır ve o kadar kazançlıdır ki Norveç deniz ürünlerinden, Petrol gibi gelir elde eder. Sadece üç ay çalışan bir kaptan 200.000 dolar kazanç sağlayabiliyor. Bu bilgi belki işinize yaramaz ama bu kaptanların tecrübeli olduğu bir konu var. Bir tür yengeç var ki, bize ders veriyor. Yengeç avcılığı deniz tabanına bırakılan kafesler ile yapılır. Yengeçler yüzmez, doğal olarak deniz tabanında yürürler ve kafeslerin içine konulan balık parçalarını görüp kafese girerler ve o kafesten çıkmak zordur yengeç tutsak olduğunu anlayınca... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb33112b.jpg" length="110070" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 03 Nov 2022 10:08:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, beyaz, değer, ders, doğa, eğitim, kafesteki insan, kar, kart, kavga, kaza, köşe yazısı, program, soner atabek, zarar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KAFESTEKİ İNSAN   Merhaba değerli okurlarım   Bugün sizlere kafesler de yaşayan insanlardan bahsetmek istiyorum   Norveç’te yengeç avı açık denizler de yapılır ve o kadar kazançlıdır ki Norveç deniz ürünlerinden, Petrol gibi gelir elde eder. Sadece üç ay çalışan bir kaptan 200.000 dolar kazanç sağlayabiliyor. Bu bilgi belki işinize yaramaz ama bu kaptanların tecrübeli olduğu bir konu var. Bir tür yengeç var ki, bize ders veriyor. Yengeç avcılığı deniz tabanına bırakılan kafesler ile yapılır. Yengeçler yüzmez, doğal olarak deniz tabanında yürürler ve kafeslerin içine konulan balık parçalarını görüp kafese girerler ve o kafesten çıkmak zordur yengeç tutsak olduğunu anlayınca pes ediyor. Üstelik diğer kendi cinsinden bir yengeç çıkmaya çalışırsa onu tutuyor. Hatta ona zarar veriyor. Bu olay bilim adamlarının da dikkatini çekiyor ve laboratuvarlar da incelemeye başlıyorlar. Görüyor ki tutsak olan yengeçler, kaçmak isteyen yengeçlerin kolunu bacağını koparıyor. Bu bilgiyi niye öğrendiğimize gelelim. Benim de dikkatimi çekti, şöyle bir bakınca adeta kafesler ülkesi olmuşuz. Çocukluktan başlayarak insanları kafeslere yerleştirmeye başlamışız. Bir çocuk eğer bir dersten zayıfsa hemen onu tembeller kafesine yerleştirmişiz. Biraz büyümüş solcular kafesine koymuşuz ya da sağcılar kafesine koymuşuz. Başı açıklar kafesine ya da başı kapalılar kafesine koyuyoruz. Yetmiyor cemaatler kafesine yerleştiriyoruz. Yetmiyor siyasi kafeslere koyuyoruz. Sonra da o kafeslerden çıkmasına bir daha izin vermiyoruz. Adeta medyadan başlayarak, sosyal medyada dâhil olmak üzere kafeslerin içerisinde yaşayan insanları çıkmaya çalışan olursa paramparça ediyoruz.   Değerli okurlarım;   Medya insanlığa hiçbir faydası olmayan hiçbir yararı olmayan programları saatlerce işliyor ve insanların beynini adeta uyuşturuyor. Araştırmasını, geliştirmesini, sorgulamasını engelliyor. Yemek programlarından tutunda evlendirme programlarına varana kadar örfümüzü adetimizi geleneğimizi ve göreneğimizi ve bize hiçbir faydası olmayan programlar, diziler gün boyu işlenip gidiyor.   Değerli okurlarım ;   Bizleri sürekli bir kafesin içine yerleştirmeye çalışıyorlar. Bugün bir fikir beyan ettiğin zaman hemen sen solcusun ya da sen sağcısın kafesine koyuyorlar. İllaki bir kafese yerleştiriyorlar. O kafesin içerisine girdikten sonra bir daha o kafesten çıkartmıyorlar.   Hiç düşündünüz mü? Siz hangi kafesin içerisindesiniz? Yıllarca hangi kafesin içerisinde kaldınız? Ne zaman çıkmaya çalıştınız? Çıkmaya çalıştığınızda başınıza ne geldi?   Değerli okurlarım;   Ülkemizde grupların çok büyük önemi vardır insanlar adeta büyük gruplara girmek için çaba sarfederler. Bu siyasi gruplar olur, cemaat grupları olur onun için hiç fark etmez o grubun büyüklüğü onun için yeterlidir. Orada bir aidat duygusu vardır ve girdiği zaman bir dahada çıkamaz zaten. Bu gruplar da insanların adeta beyinlerini yıkayarak gelişmesini araştırmasını, sorgulamasını engeller. Eğer içlerinden biri sorgulamaya, araştırmaya başlarsa hemen parçalamaya başlarlar. BU GRUPLARA GİREREK KÖTÜ GİDEN GİDİŞATI DURDURMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR... Bu grupların tamamının amacı; Sağcı diyerek, Solcu diyerek şucu bucu, siyah, beyaz, aydın, yobaz diyerek, insanları kafesleyerek sömürmektir. Birbirleriyle her türlü iş birliğine girip kafestekiler anlamasın, insanlar uyanmasın diye de gözümüzün içine baka baka kayıkçı kavgası yaparlar!... Senin duymak istediğin ne varsa yüksel perde den söylerler!..   Değerli okurlarım;   Saf olan bizim milletimiz hepsi bu! İnsanlar o Kafeslerden çıkmadığı müddetçe bu devran hep bu milletin aleyhine dönecektir. Yıllardır kafeslere koyularak, aldatıldık, kandırıldık, sömürüldük, bunu o beynimize kalın harflerle yazmak lazım! Bu kafesleri koyanların hiçbiri kafeslerde yaşayan insanların faydasına hiçbir eylemde bulunmamıştır. Bunlar sadece bizim sizin duymak istediğimiz sözleri söyleyerek kendilerine ve yandaşlarına alan açıyorlar. Bu vatanın sınırlarında her gün o kafesteki insanlar ölüyor bu vatanın en garibanları o kafeste yaşayanlar bu vatanın en saf ve sömürülen insanları biziz o kafesteki Türkleriz. Bunlar birbirlerinin ayıbını örter, bunlar söz konusu Türkleri kafeslemek olduğunda iş birliği yaparak bizim gözümüzün önünde sadece kayıkçı kavgası yaparak işi sulandırırlar. Bunlar Bukalemun bunlar her kılığa girerek kafesin içinde ne var yok alırlar. Bunlar için vatan ve millet söğüşlenecek birer kek! Demek. Bunların biri Allah der, diğeri Atatürk der, başkası Sosyal devlet der. Bir başkası Adalet der. Bizi kafese sokan Şeytanlardır.   Değerli okurlarım;   Avrupa da gelişmiş ülkeleri incelediğimde grupların hiçbir öneminin olmadığını gördüm. İki kişi bir araya geldiğinde bir yazılım icat edip dünya ya yazılım satıyorlar. Teknolojiyle, bilimle, akılla hareket ederek dünyayı yönetiyorlar. Bizler ne yapıyoruz? Kafeslerin içinde birbirimizi parçalıyoruz. Bizler muasır medeniyetler seviyesine çıkmak istiyorsak Kendimizin gelişmesini istiyorsak Ülkemizin gelişmesini istiyorsak Bizim derhal bu kafeslerden kurtulmamız lazım. Bu kafeslerden çıkmamız lazım Muasır medeniyetler seviyesini yakalamamız için bu kafeslerden kurtularak ulaşacağımıza inanıyorum.   Bu konu da Cemil Meriç’in güzel bir sözü var Türk insanının en büyük noksanı siyasî düşünceye gözlerini kapamış olmasıdır. Bütünü bilmediğimizden ya sloganlara esir olduk ya ideolojilere köle.   Esir miyiz? Köle mi? Sorgulamak lazım.   Özdemir Asaf ise; üç denklemden söz eder İnsan parasını kaybedince fakir, özgürlüğünü kaybedince esir, aşkını kaybedince şair olurmuş, der.   Sizlere Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözüyle veda etmek istiyorum   “Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”     Hepinize teşekkür eder. Kafeslerden kurtulmamız dileğiyle… Sevgiyle kalın… Hoşça kalın…   Eğitimci – Yazar Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NEFRET ETME!</title>
<link>https://kiostv.net/nefret-etme</link>
<guid>https://kiostv.net/nefret-etme</guid>
<description><![CDATA[ NEFRET ETME! Merhaba, değerli okurlarım Bugün sizlerle ‘’nefret etmek’’ hakkında konuşmak istiyorum. Neden bazı insanlar her şeyden ve herkesten, nefret eder? Neden her şeye olumsuz bakar? Her şeyi eleştirir? Neden hep başkalarına kin kusar? Neden üretmeyi sevmez? Bu insanların amacı; tüketmek, hakaret etmek, zarar vermek ve kendi çevresindeki insanları aşağı çekerek yükselmektir. Kendisi yukarı çıkmak isterse kendinde yükselmek için gerekli bilgi, beceri ve çaba olmadığı için ancak yukarıdakileri aşağı çekerek bu amacına ulaşmak ister. İnsanlar bundan ne tür bir zevk alıyor olabilir hiç düşündünüz mü? Oysa yukarıda herkese yer varken.   Değerli okurlarım;   Zamanın birinde çiftçinin biri tarlasında çalışırken... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb432c29.jpg" length="65473" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 26 Oct 2022 10:05:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, değer, eba, hes, kar, kavga, komşu, köşe yazısı, mahalle, nefret etme, okul, sokak, soner atabek, USA, zarar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>NEFRET ETME! Merhaba, değerli okurlarım Bugün sizlerle ‘’nefret etmek’’ hakkında konuşmak istiyorum. Neden bazı insanlar her şeyden ve herkesten, nefret eder? Neden her şeye olumsuz bakar? Her şeyi eleştirir? Neden hep başkalarına kin kusar? Neden üretmeyi sevmez? Bu insanların amacı; tüketmek, hakaret etmek, zarar vermek ve kendi çevresindeki insanları aşağı çekerek yükselmektir. Kendisi yukarı çıkmak isterse kendinde yükselmek için gerekli bilgi, beceri ve çaba olmadığı için ancak yukarıdakileri aşağı çekerek bu amacına ulaşmak ister. İnsanlar bundan ne tür bir zevk alıyor olabilir hiç düşündünüz mü? Oysa yukarıda herkese yer varken.   Değerli okurlarım;   Zamanın birinde çiftçinin biri tarlasında çalışırken birden bir ses duymuş: " Ne dilersen dile vereceğim sana. Ama komşuna da iki katını vereceğim." Düşünmeden hemen cevaplamış: "Bir gözümü kör et!" İşte değerli okurlarım bu insanlardan her yerde var. Nefret süngerleri gibi, tüm nefreti emerler ve yeri geldiğinde emdikleri bu nefreti üzerinize boca etmek için pusuda sizi beklerler. İşin en kötüsü de ne biliyor musunuz? Bu insanların çocukları da bu nefreti emiyor ailelerinden. Hem de tamamını… Sonra çocuk okulda kavga edince:" Allah Allah" diyorlar "Nereden öğreniyor bu çocuk kavga etmeyi" diye de yakınıyorlar. Kimden öğrenecek, senden öğreniyor. Senden ne görüyorsa, onu yapıyor. Çocuklar ailenin aynası. Evde ne görüyorlarsa onu yansıtıyorlar etrafına.   Nelerden nefret ediyoruz peki?   Bizim gibi olmayanlardan. Bizim gibi düşünmeyenlerden. Bizim gibi giyinmeyenlerden. Bizim gibi konuşmayanlardan. Bizim cemaatten olmayanlardan. Bizim partiden olmayanlardan. Bizim memleketten olmayanlardan. Hadi buraya kadar normal diyelim. Peki, zengin birinden neden nefret ediyoruz? Peki, zengin birinden nefret ettin hadi başarılı birinden neden nefret ederiz?   "Diğer insanlardan nefret etmenin bedeli kendini daha az sevmektir." der. Eldridge  Cleaver.   Yapmayın hocam abartıyorsunuz o kadar da değil.   Peki o zaman, bizim görüşten olmayan herkes kötü mü? Bizim gibi düşünmeyenler onlar da mı kötü? Bizim gibi giyinmeyenler, hele onları sokakta gördüğün zaman "Şu soytarılara bak" dediğini duymayan kalmıyor. Bizim gibi konuşmayanlar onların da mı hepsi kötü? Kürtçe konuşan herkes "terörist" mi yani? Ya da lazca konuşan "öteki"? Ha bir de bizim cemaatten olmayanlar var. Onlar zaten direk cehennemlik değil mi? Ortaçağ Avrupa’sındaki gibi cenneti parsellemişiz bizim gibi düşünmeyen, yaşamayan, giyinmeyen herkese cennetin kapılarını kapatmışız. Ahhh ahhh hele birde bizim partiden değilse … söz söylemeye bile hakkı yok değil mi? Ne söylerse söylesin önemli olan kimin söylediği. Eğer aynı mahallenin ideolojisine sahip değilsek konuşmasına bile tahammül edemiyoruz insanların. Bizim memleketli değilse zaten insan bile değil öyle mi? Bu örnekler çoğaltılabilir öteki olmak birçok insan tarafından nefret edilmek için başlı başına önemli bir sebep. Unutmamak gerekir ki, bu ayrımların manevi vebali bir gün mutlaka sorulacaktır. O masum insanları ayrıştıran, onlardan nefret eden ve ettiren, kişiler layüsel insanlar değildir. Onlar da ne kadar yaşarsa yaşasın, bir gün ölecek, o zaman da yaptığı her eylemin hesabını mutlaka verecektir. Mehmet Akif der ki; "Fakat bu maskaralıklar devam edip gidemez. Adam benim neme lazım demekle iş bitmez." Onun için ne nefret etmeliyiz, ne de nefret ettirmeliyiz. Sör Walter Ralegh:"Nefretler, şefkatin önleyicileridir." der. Nefret tohumu ekilen toplum, devlet, insanlık bir dünya cehenneminde yaşamaya mahkumdur. Peki, bu nefret atmosferine karşı bizim ne yapmamız gerekir? İnsan olarak iyi olmaya çalışmanın yöntemleri nelerdir? Zarar vermeyen kişi mi iyidir? Karşısındaki ne isterse ona uyum sağlayan, boyun eğen kişi mi iyidir? Sen ne istersen onu sana yansıtan mı iyidir? Hayır, hayır güzel insan! İyi insan olmak yürek ister. İyi insan aklından hiç kötülük geçirmeyen, saf insan değildir. İyi insan, her şeyin farkında olup, iyiliği tercih edendir. Peki, biz neden bu hale geldik? Hiç düşündünüz mü?   Nefret satmak bizim işimiz değil o politikacıların işi. Onlar seviyorlar bunu. Çünkü kimse dönüp onlardan nefret etmesin istiyorlar. Sadece politikacılar değil; Başarısız anne baba da çocuklarını başka şeylerden nefret ettiriyor. Nefreti sana satan televizyon suçsuz mu? Şu televizyon ekranlarında özellikle bazı kişilere şirin gözükmek için nefret pompalayanlar neden denetlenmiyor? Çünkü nefret, bir ekonomi silahıdır. Nefreti oluşturmak ve yönlendirmek para getirir. Bu yüzden devletler, toplumlar, insanlar suni bir şekilde birbirinden nefret ettirilir. Sistemin devamı için bu gereklidir. Ülkeler için hep bir düşman gereklidir. Toplum içinde de gruplar birbirine hep düşmanlaştırılmıştır. Böylece insanlar kendilerine öğretilen düşmanlar vesilesiyle daha rahat yönetilirler, sorgulama ve bir şeyleri değiştirebilme güçleri kırılır. Kısacası nefrete karşı insanlık olarak panzehirimiz “SEVGİ”dir. Ancak sevgiyi yayarak bu kötü nefret atmosferinden kurtulup dünya da bir cennet inşa edebiliriz. Sait Faik'in diliyle: " Güzellik kurtaracak dünyayı, bir insanı sevmekle başlayacak her şey." Değerli okurlarım; Sizlere Can Yücel’in sözleriyle veda etmek istiyorum. ‘’Sevdiklerin kadar iyisin Nefret ettiklerin kadar kötü’’ diyor. Sizleri sevgiyle saygıyla selamlıyorum.   Sevgiyle kalın… Hoşça kalın…   Eğitimci-Yazar Soner Atabek                </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsan Etiketlemek</title>
<link>https://kiostv.net/insan-etiketlemek</link>
<guid>https://kiostv.net/insan-etiketlemek</guid>
<description><![CDATA[ İnsan Etiketlemek Değerli okurlarım; Bugün sizlere insan neden etiketlenir, niçin etiketleme gereksinimi duyulur bundan bahsetmek istiyorum. Eğer hazırsanız başlayalım; insan beyni gördüğü her şeyi tanımlamak ister. İnsanlar ile sohbet ederken aslında onlar size önyargı ile gelirler. Bu güvenilir, bu yakışıklı, bu çok güzel veya ben bunu tanımlayamadım. Uzak dur. Ya da âşık ol. Etiketleme sistemi gördüğü insanı kafasındaki etiketleme kategorisine koyamazsa o kişiden ya çok korkar ya da uzak durur.   Her alanda karşımıza çıkar etiketleme olayı,  hele sosyal medyada daha fazladır. Bazen konferans sonrası veyahut Youtube yorum bölümüne veya sosyal medyada bir yazımın altına: “Hocam sizi çözdüm sizin görüşünüz... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb528027.jpg" length="101776" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 10 Oct 2022 10:01:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>afet, değer, deva, dolu, eğitim, güven, insan etiketlemek, kar, kavga, köşe yazısı, mahalle, parti, soner atabek, tanımlama, türkiye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan Etiketlemek Değerli okurlarım; Bugün sizlere insan neden etiketlenir, niçin etiketleme gereksinimi duyulur bundan bahsetmek istiyorum. Eğer hazırsanız başlayalım; insan beyni gördüğü her şeyi tanımlamak ister. İnsanlar ile sohbet ederken aslında onlar size önyargı ile gelirler. Bu güvenilir, bu yakışıklı, bu çok güzel veya ben bunu tanımlayamadım. Uzak dur. Ya da âşık ol. Etiketleme sistemi gördüğü insanı kafasındaki etiketleme kategorisine koyamazsa o kişiden ya çok korkar ya da uzak durur.   Her alanda karşımıza çıkar etiketleme olayı,  hele sosyal medyada daha fazladır. Bazen konferans sonrası veyahut Youtube yorum bölümüne veya sosyal medyada bir yazımın altına: "Hocam sizi çözdüm sizin görüşünüz şu… Solcusunuz, sağcısınız, falanca partiyi seviyorsunuz, şu tip insanları sevmiyorsunuz…" Bu uzayıp gidiyor.. Çünkü dinlediği konuşmamda ya da seminerimde bir ya da birkaç fikrim ona doğru veya yanlış gelmiştir. Önceki öğrendikleriyle örtüşüyorumdur. Belki de ters düşüyorumdur. O yüzden beni sınıflandırmak ister. Ben sorarım ona; Neden ben bir başkasının görüşünü takip edeyim? Kendi fikrim olamaz mı? Bu etiketi hak edecek bir cehaletim yok ki.   Toplumdaki en geniş etiketleme kıyafetinle olur. Markasına, rengine, uyumuna, fiyatına göre bir siyasi görüşü yansıtmasına bakarlar. Bunların hepsi saçmalıktan başka bir şey değildir. Değerli okurlarım; bu insanların size vereceği puana bakacak isen, inan ki vaktine yazık olur. Sana yazık olur. Neden beni sevmiyorlar, eleştiriyorlar diye düşünme. Aptalların genellemelerini boş ver. Bizim ülkemiz maalesef fazlasıyla genelleme seven insanlarla doludur. Mesela bir kadına bakarlar tüm türbanlılar, tüm mini etekliler  tüm şunlar…. diye başlayan cümlelerle bir yargıya varırlar. Mesele onların ahmaklığı değildir. Senin onların bu fikirlerini duyabilecek kadar yakınlarında olman ve hatta onların bu fikirlerini ciddiye almandır. Asıl çözmen gereken konu da bu zaten.   Etiketleme olayı ta .. geçmişten geliyor. Çünkü babası da etiketlemiş.  Annesi mahalle dedikodularında etiketlemiş. Onları da aileleri etiketlemiş. Hiç bana ne, beni ne ilgilendirir dememiş. Kendine bakmamış, başkalarını düzeltmek daha kolay gelmiş.   Değerli okurlarım;  bu etiketleme yüzünden inanın ülkeler bölünüyor, parçalanıyor.   Aynısını ülkeler de yapıyor, etiketliyor. Bunda nükleer silah var …. Bunda özgürlük yok derler … Sonra tecavüz ederler. Türkiye yıllardır etiketleyerek bölündü. Önce gruplara ayırırlar yetmez, bölgelere ayırırlar yetmez, kardeşim yetmez … ince ,ince parçalara ayırana kadar devam ederler. Sen bir fikir beyan edecek olsan, hemen seni önce bağlı bulunduğun grup tarafından eleştirilirsin, sonra diğerleri parça, parça edene kadar seni eleştirirler.   Böldüler kardeşim parçalara böldüler. Seksen ihtilali öncesi sağ-sol, şimdi şu bu. Açık, kapalı, yeşil, kırmızı, aydın, yobaz.   Bıkmadınız mı etiketlemeden,   Falanca yazarı görse iki kelime konuşamayacak adam, ilgi manyaklığı olsun diye ‘o şucu ‘  diye yazar sosyal medyada çıksa karşına, hadi söylesene ben sizin şucu olduğunuzu düşünüyorum desene diyemez. Asıl mesele sen onun senden daha başarılı olmasını çekemiyorsun neden? Etiket ve nefret kusma. Ben yukarı çıkamıyorsam onlar altıma insin. Bu anlayış yüzünden bütün kavgalar, çatışmalar, bölünmeler, öfkeler baş gösteriyor Değerli okurlarım;   "İnsanı ateş değil, kendi gafleti yakar; herkeste kusur görür, kendisine kör bakar. Neye nasıl bakarsan, o da sana öyle bakar." diye bir söz okumuştum. Bu sözün üstüne, Farabi’nin şu cümleleri aklıma geldi ; " İyi insan ya da mutlu insan, iyiye uygun yaşayan, böyle yaşamayı alışkanlık haline getiren insandır. Eylemde bulunurken, başka bir amaçla değil; salt, iyi olduğu için iyiyi gerçekleştirmek isteyen insandır." Değerli okurlarım sizlere; M.Luther King ‘in şu sözüyle veda etmek istiyorum. "Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi yaşamak." İnsan gibi yaşayacağımız güzel bir dünya hayaliyle… Sevgiyle kalın… Hoşça kalın.   Eğitimci yazar; Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HUZURUN ve BARIŞIN KENTİ GEMLİK’E HOŞ GELDİNİZ!</title>
<link>https://kiostv.net/huzurun-ve-barisin-kenti-gemlike-hos-geldiniz-28331</link>
<guid>https://kiostv.net/huzurun-ve-barisin-kenti-gemlike-hos-geldiniz-28331</guid>
<description><![CDATA[ HUZURUN ve BARIŞIN KENTİ GEMLİK’E HOŞ GELDİNİZ. Bu söylemle başladı her şey. Meclis toplantılarındaki nazik hareketler, söylemler. Bir umut bu Gemlik gelişecek, kısır çekişmeler bitecek, mutlu bir kent olacak diye. Bir maç spikeri kullanırdı milli takım maç sonunda yenildiğinde “Oysa her şey ne güzel başlamıştı” diye. Çok üzülürdüm gerçekten maç sonunda eller havaya modunda hayallerimizle. Bu köşe yazımda çok şey anlatmak ama hiçbir şey anlatmak istemiyorum açıkçası. Çok üzgünüm Gemlik adına bir kez daha, bir kez daha kızgınım, bir kez daha umutsuz. Nasıl bir gündür 17 mayıs 2021. Tarihe geçecek bir gün yazdığım zaman kızıyor kimileri. Sizce nasıl bir gün... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb61d522.jpg" length="84391" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 18 May 2021 00:44:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>anıt, belediye, gemlik, kavga, köşe yazısı, partiler, serkan kaynar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>HUZURUN ve BARIŞIN KENTİ GEMLİK'E HOŞ GELDİNİZ. Bu söylemle başladı her şey. Meclis toplantılarındaki nazik hareketler, söylemler. Bir umut bu Gemlik gelişecek, kısır çekişmeler bitecek, mutlu bir kent olacak diye. Bir maç spikeri kullanırdı milli takım maç sonunda yenildiğinde "Oysa her şey ne güzel başlamıştı" diye. Çok üzülürdüm gerçekten maç sonunda eller havaya modunda hayallerimizle. Bu köşe yazımda çok şey anlatmak ama hiçbir şey anlatmak istemiyorum açıkçası. Çok üzgünüm Gemlik adına bir kez daha, bir kez daha kızgınım, bir kez daha umutsuz. Nasıl bir gündür 17 mayıs 2021. Tarihe geçecek bir gün yazdığım zaman kızıyor kimileri. Sizce nasıl bir gün geçirdik, bugün bir sorun bakalım kendinize eyyy sosyal medya kullanıcıları. Şu anda ne görüyorsunuz facebook'ta gezerken hikayelerde, haberlerde. Demek ki geçmişiz yine tarihe. Sabah kötü bir kaza ile başladık güne. 3 işçi kardeşimiz belki abilerimiz bir kaza geçirdiler. Belki de ölümden döndüler, belki bir yerleri kırık, belki hala hastanedeler. Aileleri üzgün, tedirgin, ekmek tuz çeviriyorlar belki de şu an kafalarının üstünde. Hangisinin kaç çocuğu var bilmiyoruz belki de bu akşam babasız gireceklerdi yatağa. Belki de ana haber bültenlerindeydik bu akşam üç işçi hayatını kaybetti diye. Allaha şükür ki hepsi iyiler, ekmek tuz idare ettik yine. Daha yeni gitmiştim olay yerine, bir kaç fotoğraf çektim. Eski belediye başkanı Refik Yılmaz beyin paylaşımını gördüm. Önce geçmiş olsun demiş üç işçiye nezaketen de olsa, sonra kusmuş içindeki zehri, CHP belediyesi bunların yapacağı iş değil demiş özetle. Kızma sayın başkan içimden geçenleri yada anladığımı döküyorum cümlelerime. Bir yorumda beter olsunlar demiş İsmail abi, bir başka yorumda CHP demek heykel demek, put demek demiş Bahattin abi. Babasız kalma ihtimali olan çocukları düşünmemiş Osman abi. Özetle bitti gitti işte, işçiler evinde, müteahhit bir daha yapacak aynı işi uğradığı zarar tavan yapmış, düşünceli. Bugün çok yoğundum aklım meclis toplantısındaydı, yetişebilirsem gitmek istiyordum açıkçası. Ama bu yazıyı yazarken iyi ki gitmemişim diyorum. Canlı yayının tekrarını izleyince yakışmadı huzurun ve barışın kenti Gemlik'in meclisine. Olur böyle şeyler değerli Gemlik halkı sıkıntı yok siyasetçi bu arkadaşlar, bugün tartışırlar yarın barışırlar onlar için problem değil. Esas sen düşün Gemlik halkı sen seçtin bu siyasetçileri bizi yönetsin diye. Gerçi sende haklısın attın oyunu birileri tarafından belirlenmiş listelere. Nerden tutsan elinde kalıyor oysa ne güzel başlamıştı her şey. Hadi ana haber başlığını değiştirelim akşam haberlerinde, CHP'li meclis üyesi ak partili ilçe başkanına saldırdı, meclis karıştı diye. Başlık bu malesef, hele birde iki haberi birleştirdin mi özel dosya olur valla ne dersiniz. Ah be Uğur başkan sen neredeydin, meclis karıştı. Çok mu önemliydi Gemlik için o önemli telefon görüşmesi. Sen olsaydın olmazdı belki karışmazdı meclis. Şimdi tarihi, olaylı meclis desem kızarsın gene bana. Seyrettim başka videodan yine arada kalmış Zeynep hanım Allahtan almış aradan bir görevli çıkarmış o kargaşadan. Çok üzülüyorum Zeynep hanıma da laf aramızda. Neyse uzatmayacağım sizi sıkmak istemiyorum uzun uzun yazılarla. İşte Gemlik'in bir gününün özeti kızmayın bana içimden geldiği gibi yazdım. Bazen sinirleniyorum canlı yayınlarda ne kadar konuğuma ve izleyiciye saygılı olmamda bir sıkıntı olmasa da. Bir cümle kurmuşum bir yayında abartmıyorum on kişi aradı böyle deme söyleme diye. Gemlik bir deprem kenti Allah muhafaza bir yıkıcı deprem olsa binlerce kişi ölecek diye. Hala arkasındayım söylediklerimin Allah bu memlekete bir deprem yaşatmasın umuduyla. Ancak bugün olanları yaşananları görünce üzülüyorum. Bizim için önlem alacak bizim dertlerimizi dinleyecek çözüm yolu bulacak seçilmişlerin derdi başka bizim derdimiz başka. Lan diye hitap eden, Lan kelimesine içerleyen taraflar kozlarını paylaşa dursun, "SESİMİ DUYAN VARMI" cümlesini duyduklarında ne kadar anlamsız bir tartışma içinde olduklarını anlarlar belki. Bu arada özür dilerim "Sesimi Duyan Var mı?"</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ŞEKER BAYRAMI…</title>
<link>https://kiostv.net/seker-bayrami</link>
<guid>https://kiostv.net/seker-bayrami</guid>
<description><![CDATA[ Aslında bayram birkaç gün önceden başlardı. Bayram tebrik kartları vardı çeşit çeşit uzaklardaki sevdiklerini unutmadığını hatırlatan. Kendi el yazımızla yazdığımız. Duygularımızı kısacık anlattığımız. Uzun zamanda gideceği için bazen bir hafta önceden postaya verirdik. Son teravih namazı sabahı arefe günü olacak. Genelde kuzenimle giderdik teravih namazına iftar ağırlığı üzerimizden atar atmaz çıkardık yola camii ile evimizin arası 2-3 km kadardı. Mesafe sorun değildi de ah o köpekler yok muydu ! elimizde sopalarla koşar adımlarla giderdik camiye. Seksenli yıllardı o zamanlar bizim daha ilkokulda okuduğumuz yıllar.Mahallenin tüm çocukları doldururduk arka sıraları bazıları gelmezdi önde büyükleri ile otururdu. Kah gülmeli kah esnemeli kah... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb719136.jpg" length="55048" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 19 Apr 2021 13:09:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>afet, aşı, bursa, çocuk, değer, halis çelik, kar, kart, köy, mahalle, okul, şeker bayramı, sokak, vefat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Aslında bayram birkaç gün önceden başlardı. Bayram tebrik kartları vardı çeşit çeşit uzaklardaki sevdiklerini unutmadığını hatırlatan. Kendi el yazımızla yazdığımız. Duygularımızı kısacık anlattığımız. Uzun zamanda gideceği için bazen bir hafta önceden postaya verirdik. Son teravih namazı sabahı arefe günü olacak. Genelde kuzenimle giderdik teravih namazına iftar ağırlığı üzerimizden atar atmaz çıkardık yola camii ile evimizin arası 2-3 km kadardı. Mesafe sorun değildi de ah o köpekler yok muydu ! elimizde sopalarla koşar adımlarla giderdik camiye. Seksenli yıllardı o zamanlar bizim daha ilkokulda okuduğumuz yıllar.Mahallenin tüm çocukları doldururduk arka sıraları bazıları gelmezdi önde büyükleri ile otururdu. Kah gülmeli kah esnemeli kah terlemeli teravih namazları….. Arefe sabahı kabirler ziyaret edilirdi. Bütün mezarlar tek tek ziyaret edilir başlarında dualar okunurdu. Çiçekler ekilirdi başuçlarına yaşayan kadar yaşamayanın da değeri vardı. Karadenizde sabah gidilir genelde kabir ziyaretlerine ege de öğleden sonra gidiliyor. Güneşin doğuşunu genelde mezarlıkta olurdu. Tüm kabirlerin başları dolardı yakınlarıyla. O zamanlar bayram sadece bize değil kabirde olanlara da bayram derdim içimden. Tüm geçmişlerimiz orada olurdu, her birini tek tek ziyaret eder dualar okurduk . Karadeniz kültürünün içerdiği bir ritüel genelde gurbetçi aileleriz ama vefat eden kişi genelde memleketine getirilir. Kendi toprağına gömülmek anlayışı yaygın. Oruç tuttuğumuz son gün genelde uzun geçerdi bunun nedeni saatlerin uzaması değil ama sabahının bayram olacak olmasıydı. Çünkü o gün yarının bayram olacağı o kadar bellidir ki. Alınan bayramlıklar çıkarılır bayramlık alınamamışsa yeni kıyafetler hazırlanır ütülenir. Evde temizlik yapılır , tatlılar börekler açılır. Tüm evlerde tatlı bir telaş olurdu. Tanıdık akraba yaşlı olanların da evleri temizlenir yapılan tatlılardan evlerine götürülürdü misafiri gelirse mahcup olmasın diye. İftar vakti yaklaşınca ellerimizde bir tabak tatlı ile dışarı çıkardık. Dua ve şükür ederek açardık son iftarımızı. Bir yerde toplanırdı yakında oturanlar ve son iftarı sokakta karşılardık. Bir lokma tatlı ile uğurladık ramazanı bir dahaki seneye görüşmek dileği ile….tatlı bir hüznü hatırlatır son iftarlar bana. Sabah annemin sesiyle uyanırdım hep. Uyanır uyanmaz bayramlıklar veya en yeni kıyafetler giyilirdi tertemiz ve ak pak. Camiye doğru çıkardık yola ama bu sefer teravih namazı gibi olmazdı yolda bir çok eş dost akraba katılırdı yanımıza. Çocukluktan olsa gerek hiçbir bayram namazında yürüyerek gittiğimi hatırlamıyorum hep sevinçle neşeyle koştururduk. Namaz vaktinden önce avluda toplanırdı herkes yıllardır görmediğimiz nerede nasıl yaşadığını bile bilmediğimiz bir çok eş dost. Birer dakika sohbet edebilirdik ayaküstü ancak ezan vaktine kadar. Küçük yerlerde özellikle nüfusun seyrek olduğu mahalle veya köylerde imamlar çok iyi tanır sizi. Bazen adınızla hitap eder sizi gururlandırırdı. Mesela ahmetin oğlu Mehmet de büyümüş de bayram namazına gelmiş maşallah maşallah. Hala öyledir ara sıra gittiğimde memlekete camide görürse ilk. Hemen Bursadan da misafirlerimiz gelmiş hoş gelmiş safalar getirmiş der. Bayram namazlarını anlatması çok zor aslında ben çocukluğumun geçtiği camideki samimiyeti hiçbir yerde göremedim hala…. Namaz biter bitmez dışarda büyüklerin gelmesi beklenirdi, büyükten küçüğe doğru sıraya girilir bayramlaşma yapılırdı. Eş, dost, akraba, dargın, küs ayırt etmeksizin herkesle bayramlaşılırdı. Kuyruk bazen o kadar uzardı ki içe doğru yuvarlak yapılırdı. Bayramların aklımda kalan en büyük anısı bayram kahvaltılarıdır. Bazen sadece ailenizin bazen de misafir ailelerin olduğu kalabalık neşeli bayram kahvaltıları. Fonda çalan Barış Manço’nun ‘’ Bugün bay ram erken kalkın çocuklar , giyelim en güzel giysileri , elimizde taze kır çiçekleri üzmeyelim bugün annemizi….’’ Pastalar börekler tatlılar … Dün kahvaltı da yediğim hiçbir şey bayram günkü gibi olmazdı. Sanki dünkü yediğim reçel aynı reçel değil , tereyağı asla….. Kahvaltıdan sonra bayramlaşmaya koşardık en yakın evden başlayarak gidebildiğimiz en uzak evlere tek tek belki 5 belki 10 çocuk. şekerler çikolatalar bayramımıza ayrı bir tad katardı. Bazen çok yorulur oturur şekerlerimizi sayardık. Telefonla bayram kutlamak ayıptı büyüklerinin ayağına gitmek gerekirdi. Görüntülü konuşma için daha teknoloji yetmiyordu. Bayramların bayram olduğu zamanlardı o zamanlar tatile kaçmak için fırsat olduğu zamanlar değil. Şeker tadında nice bayramlara…. Sağlıcakla kalın…  </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nerede o eski bayramların tam karşılığı…</title>
<link>https://kiostv.net/nerede-o-eski-bayramlarin-tam-karsiligi</link>
<guid>https://kiostv.net/nerede-o-eski-bayramlarin-tam-karsiligi</guid>
<description><![CDATA[ Yıllardan beri hep sohbetlerimizin içerisinde yer bulan bir cümledir “Ahh Ahhh Nerede O Eski Bayramlar” söylemi, sizce neden bu hasret neden bu özlem neyini arıyoruz acaba o eski bayramların. Herkesin hatırladığı bir yaş vardır kendi çocukluğundan. Kimi beş kimi sekiz kimi on, benim mazim yedi yaşımda başlıyor yediden öncesi yok malesef. Ama hatırlıyor musun yedi yaşında yaşadığın bayramları derseniz o da yok. Eski bayramlar dediğimizde herkesin aklına gelen kültürü farklı, yaşamı farklı, aile yapısı farklı olduğundan hatırladıkları da komple farklı hatıralar barındırıyor. Ama ortak nokta çocuk olmamız olduğundan aslında hatıralar hep de aynı kapıya çıkıyor. Şimdiki gençlerin bizim bu hatıralara... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb80bdb6.jpg" length="82010" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 19 Apr 2021 13:06:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>afet, aşı, ayakkabı, can, çocuk, değer, ders, dükkan, eski bayramlar, kar, karar, köşe yazısı, köy, müze, serkan kaynar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yıllardan beri hep sohbetlerimizin içerisinde yer bulan bir cümledir “Ahh Ahhh Nerede O Eski Bayramlar” söylemi, sizce neden bu hasret neden bu özlem neyini arıyoruz acaba o eski bayramların. Herkesin hatırladığı bir yaş vardır kendi çocukluğundan. Kimi beş kimi sekiz kimi on, benim mazim yedi yaşımda başlıyor yediden öncesi yok malesef. Ama hatırlıyor musun yedi yaşında yaşadığın bayramları derseniz o da yok. Eski bayramlar dediğimizde herkesin aklına gelen kültürü farklı, yaşamı farklı, aile yapısı farklı olduğundan hatırladıkları da komple farklı hatıralar barındırıyor. Ama ortak nokta çocuk olmamız olduğundan aslında hatıralar hep de aynı kapıya çıkıyor. Şimdiki gençlerin bizim bu hatıralara verdikleri tepkiler yaşadığımız bu dönemin şartlarını düşünürsek onlara garip, komik gelmesi gayet normal. Çünkü bayramdan önce arefe günü kapalı çarşıdan bayramlık elbise, ayakkabı almanın verdiği sevinci kelimelerle anlatmak imkansıza yakın. Aslında yaşı bana yakın yada benden büyük olanlar daha iyi anlayacaktır beni. Bizim için arefe günü çok daha önemliydi bayramdan. Hep kafada bir soru işareti bayramlık alınacak mı? Hem pantolon hem tişört hem de ayakkabı tek kalemde alırlar mı acaba. Ayakkabı şöyle olacak tişört bu renk olacak acaba istediklerimi alacaklar mı? Genelde olmazdı. Hep isyan ettiğim konu; kurban bayramı yakın, diğer bayramda da giyer mantığıydı. O dönem anlamıyordum o mantığı ama şimdi çok daha iyi anlıyorum. Genelde büyük alınırdı bana küçüğüm diye sanırım. Ama en iyi en kaliteli giysileri de alsalar rahmetli abiminkiler daha güzeldi daha kaliteliydi. Çocukluk işte. Genelde anne karar verdiği için kıyafetlere hep üzgün dönerdim alışverişten. Hep aklım kalırdı bir parça kıyafette. Muhakkak olurdu böyle bir hayal kırıklığı mutlaka yaşanırdı. Kaç yaşımdaydım hatırlamıyorum; eski pazar caddesinde bir dükkandan bayram kıyafetleri alırken bir süveter gördüm, çok beğendim ama annem oralı bile olmadı, çünkü o kafasında kombini yapmıştı bile. Çok ısrar ettim ağladım yalandan sızlandım. Çocuğuz ya bazen tutuyor yalandan ağlamalar. İkna ettim annemi aldırdım o gri süveteri, başarmıştım ilk kez, içine gömleğimi, pantolonumu, ayakkabımı ama süveterdi benim aklımda kalan. Açık gri koyu gri baklafa motifleriyle süslenmiş süveter. Annem bunun iyi bir kumaşı yok başka bir şey bak deyince almak istemiyor diye düşünmüştüm. O gece başımdaydı o süveter, ayakkabılar çekyatın kenarında; pantolon, gömlek plastik askıda asılı bekliyor bayram namazını. Bayram namazı derken olmazsa olmazımızdı ailenin küçük büyük erkekleri aynı anda çıkar evden yan yana inerdik camiye. Dedem bakar bakar gururlu, vakur bir şekilde gözleri dolardı. Hep aynı cümleyi kurardı her bayram “ nasıl bırakıp gideceğim ben bu oğlanları” derdi. Çok kalabalık bir aile yapımız olmadığından dört kişiydik topu topu camiye inen tayfa ama dedemin gözlerine baktığımızda yeniçeri ordusu gibi giderdik camiye. Gururla yürürdü kamburu sırtında ama dik duruşuyla asil, şükür gözlerinden okunuyordu açıkça. Bizim Engürü’de bayram namazından sonra sıraya girip bayramlaşmak adeti kalmamış “eskiden varmış sanıyorum”, namazdan çıkan doğru mezarlığa gider koşar adımlarla. Çok yakının olmayınca mezarlıkta bazen gitmesek olmaz mı derdim dedeme “olmaz beklerler bizi oğlum” derdi. Bu söylemlerle mezarlık ziyaretine alıştırıldı bizim çocuklar, şimdi çok daha iyi anlıyorum bizi bekleyenlerin olduğu konusunun mantığını. En sevdiğim kahvaltılardı. Bol çeşit olurdu masada, ne alaka diyebilirsiniz değerli okur ama bayram kahvaltısı deyince pastırma gelir aklıma, bu da şunu açıklıyor sanırım normal zamanda pek gelmezdi önümüze pastırma. Çok çeşit olunca da bu kahvaltı sofraları hafızamıza kazınmış diye düşünüyorum. Herkesin çocukluğunun bayramı farklıdır diye tahmin ediyorum, şunu kabul edelim yokluk yoktu benim çekirdek ailemde ama şu zamandaki bolluk ta yoktu be, o yüzden farklıydı bayram sabahı kahvaltı masaları. Nasıl taşırız kendi çocuklarımıza bayram kültürlerini yada öğretebildik mi bilmiyorum ama bence olmadı, o heyecanı o kültürü yedi sekiz günlük hatta on günlük izinlerle tatil kültürüne çevirdik bayram heyecanlarını. Hele hele bundan sonra nasıl başarırız, yeni nesil kıymetini bilir mi bayramların şüphe içerisindeyim. Bayram deyince arkadaşlarımla köy meydanında oyunlar geliyor aklıma. Torpil, kızkaçıran, mantar tabancası vs. eğlence anlayışımız buydu o yıllarda, hani size açık gri koyu gri tonlamalarıyla baklava desenli bir süveterden bahsetmiştim hatırladınız mı? Zibidi bir arkadaşımın üzerime attığı o kızkaçıran telef etti o açık gri koyu gri tonlamalarıyla baklava desenli o süveteri. O nalet kızkaçıran tam göğsüme geldi ve delindi o baklava desenli süveter. Annem yine haklı çıkmıştı “bunun iyi bir kumaşı yok” derken polyester kumaşı anlatamamış bana. Gayret etmiş ama dayanamamış ağlamama velhasıl. Ne kadar acı aslında çocukluğumuzun bayramını anlatırken açık gri koyu gri tonlamalarıyla baklava desenli süveterin aklıma gelmesi, ama bugün bu yazıyı yazarken keşke benim de oğlumun başına gelse onun da bir bayram ile ilgili anısı olsa diye geçiriyorum içimden. Açık gri koyu gri tonlarıyla baklava desenli süveter tadında bayramlar geçirebilmemiz dileği ile. Mutlu sağlıklı bayramlar.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>AAAHH !… NEYDİ O ESKİ BAYRAMLAR?</title>
<link>https://kiostv.net/aaahh-neydi-o-eski-bayramlar</link>
<guid>https://kiostv.net/aaahh-neydi-o-eski-bayramlar</guid>
<description><![CDATA[ AAAHH !… NEYDİ O ESKİ BAYRAMLAR? ÇOCUKLUK Affan Dede’ye para saydım, sattı bana çocukluğumu. Artık ne yaşım var, ne adım, bilmiyorum kim olduğumu. Hiçbir şey sorulmasın benden, haberim yok olan bitenden. Bu bahar havası, bu bahçe, havuzda su şırıl şırıldır. Uçurtmam bulutlardan yüce, zıpzıplarım pırıl pırıldır. Ne güzel dönüyor çemberim, hiç bitmese horoz şekerim! Cahit Sıtkı TARANCI Ne güzel dizelerdir Cahit Sıtkı’nın bu şiiri. Acaba gerçekten satılır mı çocukluğumuz, satsalar değerini ödeyip de almaya, gücümüz yeter mi?. Kendi adıma söylüyorum; gidebilsem o günlere, neler vermezdim.! Serkan Bey eski bayramları yazmamı isteyince; doğrusu çok bayramlar yaşadım ama, ben gene de çocukluğumda... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb8f364a.jpg" length="90738" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 19 Apr 2021 13:02:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>afet, AMC, bursa, dolu, düştü, eba, eski bayramlar, gemlik, haber, komşu, okul, reyhan çorum, virüs, zeytin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>AAAHH !... NEYDİ O ESKİ BAYRAMLAR? ÇOCUKLUK Affan Dede’ye para saydım, sattı bana çocukluğumu. Artık ne yaşım var, ne adım, bilmiyorum kim olduğumu. Hiçbir şey sorulmasın benden, haberim yok olan bitenden. Bu bahar havası, bu bahçe, havuzda su şırıl şırıldır. Uçurtmam bulutlardan yüce, zıpzıplarım pırıl pırıldır. Ne güzel dönüyor çemberim, hiç bitmese horoz şekerim! Cahit Sıtkı TARANCI Ne güzel dizelerdir Cahit Sıtkı’nın bu şiiri. Acaba gerçekten satılır mı çocukluğumuz, satsalar değerini ödeyip de almaya, gücümüz yeter mi?. Kendi adıma söylüyorum; gidebilsem o günlere, neler vermezdim.! Serkan Bey eski bayramları yazmamı isteyince; doğrusu çok bayramlar yaşadım ama, ben gene de çocukluğumda tutuklu kaldım. Öyleyse dilimiz döndüğünce, haydi gidelim 60-70’li yıllara.. Tıpkı şeker tadındaydı eski bayramlar. Öyle şimdiki gibi çeşit çeşit şekerler, çikolatalar, tatlılar yoktu ama tadı damağımızda kaldı eskilerin. Biliyorum benim yaşlarımda olan bir çoğunuz o eski bayramları arıyorsunuz, mutlaka benzer duygular yaşadık o zamanın çocukları ve gençleriyle. “Ahh ah” derken, sizleri de görür ve duyar gibiyim.. Ne yazık ki; son yıllarda, elimizde kalan küçücük mutlulukları bile yaşayamaz olduk. Biz şanslı çocuklardık. Eski bayramları, değerlerimizi, kültürümüzü korumaya çalıştıysak da, son bir yıldır tüm dünyanın başına gelen felaket(virüs) nedeni ile, değil bayramı yaşamak, evlerimize hapsolduk, hatta çocuklarımıza, eş, ahbap, dostlarımıza hasret kaldık ve mezar ziyaretlerimize bile gidemez olduk. Bir rivayete göre 30 gün oruçtan sonra kutlanan Şükür Bayramı, zamanla olmuş “Şeker Bayramı.” Bende sağlığımıza ve her şeye rağmen hayatta olduğumuza şükrederek, kendi çocukluk masalımı anlatmak istiyorum. Kios Dergisinin tüm okurlarının Mübarek Ramazan bayramını, en güzel dileklerle, en içten sevgilerle kutlayarak. 1958 doğumluyum. Gemlik’te Kulaktaşı’nda çok kalabalık, büyük bir evde doğdum. Dedem ve babaannem en küçük oğulları babamla birlikte yaşardı ama, hemen aynı bahçe içinde iki amcamın da evi vardı. Dolayısı ile bir çok birbirine akran çocuk ve büyükler hep bir aradaydık.. Eskiden Gemlik’te üç beş küçük esnaf varsa da, genelde alışverişler Bursa Kapalıçarşı’dan yapılırdı. Gemlikliler bayramlarda ve zeytin zamanı sonrası soluğu Bursa’da alırdı. Ramazanın sonlarına doğru tatlı bir telaşe başlar, önce evler temizlenir, kapı önleri, bahçeler süpürülür elden geçirilirdi. Mezarlıklar da unutulmazdı, çiçekler ekilir, bakım yapılırdı. Yani ölüye de, diriye de kıymet verilirdi. Öyle anne ve babamıza gitmeden tatile gitsek, bir daha yüzümüze bakan olmazdı. Şimdinin tam aksine, bayramlar aileleri birleştirir, küsleri barıştırır, aradaki mesafeleri yok ederdi. Hazır giyim önceleri çok yoktu. Babamın da dahil olduğu bir kaç manifatura dükkanı sahibi, en son çıkan moda kumaşları takip eder, İstanbul’dan getirirdi. Kumaşlar önceden seçilir, bayan terzilerine verilir, randevular alınırdı. Terziler son zamana bırakırsanız nazlanır dikmek istemezdi. Bu nedenle herkesin özel terzisi vardı. Pek de kimse kimseye model vermezdi. Tek ve özenli olmak isterdi Gemlikliler. Erkek terzileri de farklı değildi. Gece gündüz çalışır, hazırlık yaparlardı. Ninem bir minibüs tutar, gelin, torun, komşu artık kim varsa içine doldururdu. Önce Bursa kebapçısına gidilir, sonra alışveriş başlardı. Kapalıçarşı’da tanıdık esnaflar vardı, Bursa bile şimdiki gibi kalabalık değildi. Onlar devamlı müşterileri tanır, kapılarda hürmetle karşılarlardı. Giderken tatlı bir heyecan yaşardık ama dönüş daha da heyecanlı olurdu. Çünkü zaman geçmek bilmezdi, bayramın gelmesini ve alınanları bir an önce giyebilmeyi iple çekercesine beklerdik.. Bayramdan önce uzakta olanlarda unutulmazdı. Kitapçı Arif Amcanın dükkanı ve bir iki kırtasiye, bayram öncesi kapı önünü çeşit çeşit bayram kartları ile doldururdu. Özene bezene göndereceğimiz kişinin zevkine göre seçer, arkasını yazar, doğruca postane yolunu tutardık. Herkese bayram tebriği gönderir, tabi karşılığı gelir mi? Diye postacı yolu gözlerdik. Böyle bir sanal bayramlaşma olurdu. Arife günü şekerciler de dolar boşalırdı. Çeşit çeşit lokumlar, bademler, çikolatalar vitrinleri süslerdi. Teneke kutularda, sandıklarda daha çok lokumlar olurdu. Cam kavanozlarda badem şekerleri çok güzeldi. Bir yere bayramlaşmaya gidiyorsanız eli boş gidilmezdi. O nedenle babam da eve kutu kutu Şekerci İsmail’den alınmış, paketlenmiş hediyeler ile gelirdi. Arife günü artık yemekler, tatlılar, hazırlıklar biter akşam banyolardaki odun sobaları yanardı. Çarşı hamamı, Balıkpazarı hamamı da o gün dolu olurdu. Sıra ile yıkanan çocuklar doğru büyüklerinin elini öperdi. Onlar da “ Sıhhatler olsun, el öpenleriniz çok olsun, mis gibi kokmuşsunuz” der bizi öper, severlerdi. Gece baş ucumuzda pabuçlar, kıyafetler, kurdelelerle uyurduk. Nasıl heyecanlanmayalım? Bayram ve okul zamanı alınan yeni giysilerimiz ancak özel günlerde giyilir, diğer zamanlarda yine çok da fazla olmayan gündelik kıyafetlere dönerdik. Yani “ Bugün kullan, beğenme at, yarın yenisini al” devri yoktu eskiden, üstelik biz hali vakti yerinde olan bir ailenin çocuklarıydık. Ve bayram sabahı.. Erkekler camiye gider, biz çocuklar ve kadınlar mezarlık yolundan mezarlığa giderdik.. Annelerimizin başlarında örtüler, koltuklarının altında Kur-an’larla. Özellikle bizleri de götürür, şu mezar şu kişinin der anlatırlardı. Küçücük ellerimizi açar, dilimiz döndüğünce her birine dualar mırıldanırdık. Mezarlık dönüşü büyük sofralar kurulur, çeşit çeşit yiyecekler hazırlanır, erkekler namazdan gelir, aile büyükleri sofranın baş ucunda, tüm aile hep birlikte otururduk sofraya. Annem yaptığı nefis cevizli lokumların içine birde yumurta saklardı. Hatta para koyan da vardı. İçindeki hediyeli lokumu seçen sevinçle lokumunu yerdi. Bayram yemekleri yine amcalar, yengeler ve gelen misafirlerle hep birlikte yenilirdi. Bunun için günlerce hazırlıklar yapılırdı. Limonatalar, yöresel tatlılar ve yemekler tencere tencere pişirilir saklanırdı.. Bizim evimizde likör ikram edilmezdi kahvenin yanında. Ama amcam memur olduğu için gelen arkadaşlarına çikolata yanında likör de sunardı. O’ na da çok gençler ve mesai arkadaşları gelirdi. Dedem yaşça büyük ve Gemlik’in hatırlı bir kişisi olduğu için bayram ziyaretine gelenleri günlerce annem ağırlardı, bu nedenle de evimizden misafir eksik olmazdı. Belki de böyle bir evde büyüdüğüm için bayramlar şimdi benim için çok sönük. Nihayet sıra sıra giyinir, büyüklerimizin elini öper, bayram harçlıklarımızı alırdık. Tabii annem mahallenin çocuklarını da hesaplar, günler öncesinden mendil ve çoraplarının içine bayram harçlıklarını da koyardı. Ahh o mendiller, kimi hazır üzerleri çizgili, desenli, kimi oyalı. Mahalleler şimdiki gibi apartman değildi, genelde evler müstakildi. Herkes akraba, tanıdık. Öyle güvenlik problemi yoktu. Kimse bize şuraya gitmeyin, şundan şeker almayın, kimse ile konuşmayın diye tembih etmezdi. Biz her şeye sahip çocuklardık, yine de öyle bolluk yoktu. Bir bayram kıyafetimiz vardı. Annem ancak üstünüzü kirletmeyin diye tembih ederdi. Öyle dört güne dört kıyafet zengin evinde bile yoktu. Kulaktaşı çınarının dibinde sayıları bir hayli fazla çocuk toplaşırdık. Çabucak ziyaretler tamamlanır, harçlıklar alınır, doğru Bakkal Mahmut Didik’te soluğu alırdık. Küçücük mahalle bakkallarının içine her şey sığıyordu. Nasıl sığmasın? Şimdiki gibi çeşit çeşit marka yoktu ki!.. Bu arada mahalleye seyyar satıcılar gelir, elma, horoz şekerleri, pamuk, kağıt helvalar, macunlar, şam tatlılar, tittirilit, dondurma, çeşit çeşit şeyler satardı. Leblebi tozu, çatapat onlar bakkaldan..En büyük zevkimiz o çatapatları taşlara sürte sürte patlatmaktı. Davulcu ve ayıcı onlarda bayram günü bahşiş toplardı. Elinde defle, burnundan zincirli ayı’yı “ Hadi kızım oyna; hadi kocaoğlan bayıl bakalım hamamdaki karılar gibi” diyerek oynatan ayıcıları da unutamam. Hem korkar, hem toplaşır seyrederdik. Bir hayvana eziyet etmek ne kadar günah, pek de bilemezdik sanırım. Sonra defi ters çevirir, seyredenlerden bahşiş toplardı ve zinciri çeke çeke giderdi ayıcı. Gülleri var elinde, Türkü söyler dilinde, Sevdiğim görüşelim, Bugün bayram yerinde. Bayram yerleri.. Tam bir karnaval yeri. Biz evimiz yakın olduğu için Atatürk Okulunun oraya giderdik. Zeynel amcanın elle döndürmeli dönme dolapları, salıncaklar, Hacivat Karagöz oyunu perdesi kurulur, satıcılar gelir, adeta bayram bir şenlik havasında geçerdi. Bisikletçi İsa’nın önünde bisiklete binmek isteyen çocuklar kuyruk oluştururdu. Tabi biz daha ilk günden harçlıklarımızı bitirir, üstümüzü kirletir anne ve babalarımızdan birde azar işitirdik. Yedeği olmayan bayramlıklar akşamdan yıkanır, kurutulur, ertesi gün yine giyerdik. Bu sefer evden aldığımız harçlıklarla bayram yerine koşardık. Mutluyduk, neşeliydik, kahkahalarımız içtendi, sevgiler karşılıksız samimiydi. Şimdi özlediğimiz ve aradığımız; geride kalan ve bir daha asla geri gelmeyecek olan neşeli günler, hayal etmesi bile mümkün olmayan günler yaşadık. Biz taşlı topraklı mahallelerde; çelik çomak, sek sek, körebe, beş taç oynadık, ip atladık, topaç çevirdik. Düştük dizlerimiz yaralandı. Derme çatma kaydıraklara bindik. Şimdiki gibi en teknolojik oyuncaklarımız yoktu. AVM’lerdeki oyun parkları şimdi envayi çeşit oyuncakla dolu. Çocukların kendine ait odalarında çeşit çeşit kıyafetler, bilgisayar, her şey var açıkçası. Şimdi hiç gazete okuyan bir çocuk göremezken, biz kese kağıdındaki yazılanları okurduk. Gazeteler çıkmazdı bayramda ama Bayram Gazetesi alınır ve okunurdu evlerde. Torunlarıma ve bugünün çocuklarına baktığımda, iyi ki dünyaya erken gelmişim , iyi ki o günleri yaşamışım diyorum. Dönme dolaba bindiğimizde korkan çocuklardık biz, korku nedir bilmezdik, sokaklarda oynardık. Yarın endişemiz yoktu, olan olmayanla paylaşırdı. Horoz şekeri almanın hesabını yapar, alınca da mutlu olurduk. Kumaştan bez bebekler dikerdik, bulduğumuz her şey oyuncağımızdı, bakkaldan aldığımız bir küçük top bile sevindirirdi bizi. Zor elde eder, kıymet ve değer bilirdik.. İmkanlar olsa bile ailemizde almazlardı, şımartmazlardı. Herkesin alabileceğinin üstünde şeyler giymemiz, gezmemiz ve alamayanların olacağını düşünerek yememiz bize yasak, tembihliydi.. Yani anlayacağınız, bayramda alınan kırmızı pabuçlarımızın değeri, öptüğümüz ellerin sıcaklığı ve güveni vardı. O günlerden geriye, özenle çektirdiğimiz bayram fotoğraflarımız ve anılarımız kaldı. Çocuk olsam yeniden.. Bir tek düştüğüm için acısa içim, Ve kalbim; çok koştuğum zaman çarpsa sadece.. Cemal Süreya</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NEREDE O YENİ RAMAZANLAR</title>
<link>https://kiostv.net/nerede-o-yeni-ramazanlar</link>
<guid>https://kiostv.net/nerede-o-yeni-ramazanlar</guid>
<description><![CDATA[ NERDE O YENİ RAMAZANLAR Başlığın tuhaflığından da anlaşılacağı üzere içinde bulunduğumuz Ramazan ayıyla ilgili iki eski konuda yeni birşeyler paylaşma arzusundayım. Birşeyin tuhaflığından dolayı birşey paylaşmak tuhaf bulunacaktır elbet. Fakat o tuhaf başlığın tersini değil de düzünü yazmış olsaydım herhangi birşey paylaşmış saymazdım kendimi. Değerli Okur Öncelikle şu yeni Ramazanlar konusuna açıklık getirelim. Çocucukluğumuzdan bu yana geçirdiğimiz Ramazanlar hep büyükler tatarafından hazır bir şekilde sunuldu bizlere. Ama şimdi biz büyüdük. O yüzden, Ramazan’a dair etkinlikleri küçüklerimize sunmak durumunda olan biziz artık. Birşeyi güzel yapan eski olması değil, ”ilk” olmasıdır. Yani bizim karşılaştığımız ”ilk”. Biz de kendimize ve küçüklerimize ilk olan... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb9ea20c.jpg" length="46008" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Mar 2021 12:59:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aday, aşı, değer, ekmek, et, etkinlik, hırsızlık, kar, kavga, nahit tufan, nerede o yeni ramazanlar, yardım, yasak, yasaklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>NERDE O YENİ RAMAZANLAR Başlığın tuhaflığından da anlaşılacağı üzere içinde bulunduğumuz Ramazan ayıyla ilgili iki eski konuda yeni birşeyler paylaşma arzusundayım. Birşeyin tuhaflığından dolayı birşey paylaşmak tuhaf bulunacaktır elbet. Fakat o tuhaf başlığın tersini değil de düzünü yazmış olsaydım herhangi birşey paylaşmış saymazdım kendimi. Değerli Okur Öncelikle şu yeni Ramazanlar konusuna açıklık getirelim. Çocucukluğumuzdan bu yana geçirdiğimiz Ramazanlar hep büyükler tatarafından hazır bir şekilde sunuldu bizlere. Ama şimdi biz büyüdük. O yüzden, Ramazan'a dair etkinlikleri küçüklerimize sunmak durumunda olan biziz artık. Birşeyi güzel yapan eski olması değil, ''ilk'' olmasıdır. Yani bizim karşılaştığımız ''ilk''. Biz de kendimize ve küçüklerimize ilk olan şeyler sunabiliriz. Şimdi konuya giriyorum. Ramazan ayında oruç tutulmasının sebebinin İlahi emir olduğunu tekrarlamak başlıktaki iddamızla ters düşeceğinden -yazıda yazmış olsam da-  fazla irdelemeyeceğim. İlahi emirdir, âmennâ ve saddeknâ! Ama bir yönü daha var ki belki pek az duydun. Söylüyorum, Oruç kişisel terapidir. Hatta her ibadetin kişisel terapi boyutu vardır desem? Aklına şu soru gelebilir. ''Ama psikologlar ne güne duruyor?'' Evet, onlar da başımızın tacı. Ama her psikolog her hastaya kendi özel durumuna göre terapi uygular. Fakat Allah'ın terapisi herkese göredir ve tüm zamanlar için geçerlidir. Oruç sana kim için oruç tuttuğunu hatırlatır ve yanlış işlerden seni alıkoymayı hedefler. Oruç sana, normal zamanlarda yapılması serbest olan birşeyi yasaklar ve seni disipline sokar. Kişisel gelişim için en ihtiyacımız olan şey değil midir bu? Öte yandan kişisel gelişim uzmanlarının argümanları çağa uygun yani güncel olmalıdır öyle değil mi? Ama Oruç Allah tarafından emredilmiş olup tüm çağlara hitap eden en iyi terapi yöntemidir. Bir de zekat var toplumsal terapi için. Malının hiç olmazsa yüzde iki buçuğunu ihtiyaç sahibine vereceksin, bu kadar. Yani belirli bir zenginlik seviyesine ulaştıktan sonra asli ihtiyaçlar dışında 1000 liran varsa 25 lirasını vereceksin. Hepi topu bu. Şimdi, zekata elverişli insanlarımız hepsi bu ilkeyi uygulasa, ortada fakir kalmaz öyle değil mi? Fakir kalmayınca ne olacak biliyor musun? Ekmek kavgası, rantçılık, hırsızlık, mobbing, gelir adaletsizliği vb. sorunlar minimuma inecek. Her çalışan hobi için çalışacak belkide ve üretim daha kaliteli olacak. Yazımda başa dönmek huyumdur. Yeni Ramazanda zekatla ilgili yeni bir önerim var. Zekatımızı küçük parçalar halinde birçok kişiye verebileceğimiz gibi, tek parça halinde bir kişiye de verebiliriz. Küçük parçalar halinde aynı fakire sürekli verip, bir türlü zengin edemediğimiz bir fakiri zengin edebiliriz. Yani onu da zekat verebilecek bir duruma getirebiliriz. Hüküm Koyucunun maksadı senin malının elden çıkarılması değil, insanlar arası gelir düzeylerini birbirine yaklaştırmaktır. Evet, toplumsal terapi maksadı gözetmektedir Allah. Ve burada sana şöyle bir sorumluluk düşüyor. Hangi fakirin, aldığı yardımı iyi değerlendirip verimli hale dönüştürebileceğini tespit etmek. Böylelikle bilinçli bir ibadet yapmanın hazzı, sana dünyadayken cenneti yaşatmış olacak. Yazının sonunu bir yere bağlamaya da lüzum görmüyorum. Söyleyeceklerim bu kadar.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BİLGİNİN GÜVENLİĞİ</title>
<link>https://kiostv.net/bilginin-guvenligi</link>
<guid>https://kiostv.net/bilginin-guvenligi</guid>
<description><![CDATA[ “Gelecek de bilgi, paradan daha değerli olacaktır” Sanayi devriminin yaşandığı özellikle 1950 yıllarından sonra, olağanüstü değişiklikler sonucu dünya küçüldü ve tek pazar haline geldi. Her türlü ürün Dünya’nın farklı noktalarında üretilir ve tüketilir oldu. Bu da global de üretimi, tüketimi ve de global rekabeti getirdi. Aynı ürünler çok farklı ülkelerde üretilir ve tüketilir oldu. Farklı ülkede milyonlarca firma birbirlerinin rakibi oldu. Dünya hızla değişiyor, bu değişimi görebilen ve ayak uydurabilen yöneticiler, kendi kuruluşlarını bu değişime hazırlayarak bu global rekabette avantaj sağlıyor. Böyle bir Dünya da rekabet edebilmeleri için kuruluşlar, müşterinin istediği kalitede üretmeli ve daha da önemlisi kalitenin sürekliliğini sağlamalıdır.... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebbad8845.jpg" length="57441" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Mar 2021 12:56:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>analiz, aşı, bekir bayırlı, bilginin güvenliği, değer, destek, deva, güven, ISO 27001, kar, olağanüstü, orman, pandemi, tanımlama, yardım</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Gelecek de bilgi, paradan daha değerli olacaktır” Sanayi devriminin yaşandığı özellikle 1950 yıllarından sonra, olağanüstü değişiklikler sonucu dünya küçüldü ve tek pazar haline geldi. Her türlü ürün Dünya’nın farklı noktalarında üretilir ve tüketilir oldu. Bu da global de üretimi, tüketimi ve de global rekabeti getirdi. Aynı ürünler çok farklı ülkelerde üretilir ve tüketilir oldu. Farklı ülkede milyonlarca firma birbirlerinin rakibi oldu. Dünya hızla değişiyor, bu değişimi görebilen ve ayak uydurabilen yöneticiler, kendi kuruluşlarını bu değişime hazırlayarak bu global rekabette avantaj sağlıyor. Böyle bir Dünya da rekabet edebilmeleri için kuruluşlar, müşterinin istediği kalitede üretmeli ve daha da önemlisi kalitenin sürekliliğini sağlamalıdır. Rekabet edebilir bir maliyette üretmelidir ve zamanında pazara sunmalıdır. Bunların sağlanmadığı bir ortamda başarılı bir süreç yönetimi olmayacağı gibi, ürünün pazarlanması da değişen şartlar gereği zorlaşacaktır. Bu hedefleri başarmak isteyen kuruluşlar öncelikle “Yönetim Sistemlerini” anlamalı ve uygulamalıdırlar. En iyi başlangıç ve olmazsa olmaz uluslararası standardımız ISO 9001‘dir. Kalite yönetim sistemleri, bir binanın temelini oluşturur. Onun olmadığı bir yapı, sağlam ve uzun soluklu olamaz. Kalite yönetim sistemlerini kurmadan diğer standartların uygulanması neredeyse imkansızdır. 27001 Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi de bunlardan birisidir. ISO 27001 Nedir? ISO 27001 Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi uluslararası bir standarttır ve tüm Dünya’da uygulanan bir sistemdir. Bu sistem ile işletmemizde yer alan her türlü Bilgi kaynağını yönetmemize, korumamıza ve müşterilerimize güven vermemize yardımcı olur. Herhangi bir bilgi kaynağına sadece yetkili kişiler erişebilmelidir, yetkisiz kişilerin erişimi engellenmelidir. Bilgi Güvenliği işi yavaşlatmaz, aksine güvelik seviyesini en üst düzeyde tutarak riskleri en aza indirir. Bilgi Güvenliği Yönetimi Sistemi Kimi İlgilendirir? Her türlü özel sektör işletmesinde, kamu ya da iktisadi teşebbüslerinin tamamında; kısacası, bilginin var olduğu her alanda var olan, kuruluş ve yapılara uygun kurulabilir bir sistemdir. Sektör ayrımı yapmaksızın, her işletmenin, kurumun bilgilerinin diğerinden önemli olmadığını düşünerek, bilginin gücünü saklı tutmanın ilerleyen süreçte zorunlu bir hal alacağı aşikardır. Gelecekte dijitalleşme ile soft (sanal) ortamda saklanan bilginin artacağı ve bunun korunması için de bu sistemleri kaçınılmaz olacağı net olarak görülmektedir. Bu Sistem Bize Nasıl Yardımcı Olur? Öncelikle bilgi güvenlik sistemlerimizle ilgili riskleri tanımlamak, yönetmek ve sistemin etkinliğini sürekli olarak değerlendirmek gerekir. Teknoloji hızla değiştiği için her an yeni tehditler ortaya çıkmaktadır. Riski yönetmek için yerine getirdiğiniz kontrollerin etkinliğini sürekli olarak değerlendirmemiz gerekir. Bu, işletmemizin dayanıklı kalmasına ve bilgi güvenliği yönetim sistemi performansımızın en uygun noktada kontrol etmemize yardımcı olacaktır. Sistemin Kurulmasının Aşamaları Nelerdir? Öncelikle varlıkların sınıflandırılması ve bunların gizlilik ve erişebilirlik kayıtlarının değerlendirilmesi ile çalışma başlar. Risk analizi çalışmalarıyla süreç devamı sağlanır ve mevcut durum ortaya çıkarılır. Bu seviye ile bilginin aşamaları da yavaş yavaş ortaya çıkarılmaya başlar. İşlevsel olarak en uygulanabilir yöntem belirlenir ve teknik destek çalışmalarıyla beraber doküman yapısı oluşturulur. Son kontrollerin sonucunda da iç denetim yapılarak sistemin işlerliği tekrar kayıt altına alınır ve talep edilmesi halinde belgelendirme kuruluşu ile süreç tamamlanmış olur. Son Söz.. Gelişen şartlar gereği, özellikle pandemi sürecinde içerisinde bulunduğumuz olağan dışı aşamaları yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz. Pandeminin Dünya çapında dijitalleşmeyi hızlandırdığı aşikardır. Önümüzdeki dönemde, bilginin sayısal ortama dönüşmesiyle, özellikle Kişisel Verileri Koruma Kanunu ile de ön plana çıkan, “Farklı Tarafların Bilgisi”, bu sistemi daha da önemli bir hale getirmiştir. Özellikle kuruluşların, gelişen Dünya düzeninde hızlı ve güvenli bir bilgi akışı sağlamaları için bu sistemi kurmaları, önleyici bir yaklaşım gereği yararlarına olacaktır. 2021 yılının ilk çeyreğini yaşadığımız şu günlerde, bilginin değişim hızı aylarla ifade edilirken, yakın gelecekte belki de 10 gün önce bildiğimiz bir konu değişmiş, güncelliğini yitirmiş hale gelecektir. Çok bilgi, daha güvenli kayıt ve sistem ister. Bu da ancak yönetim sistemleri ile güvence altına alınabilecektir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BİR SANDIK ALTIN</title>
<link>https://kiostv.net/bir-sandik-altin</link>
<guid>https://kiostv.net/bir-sandik-altin</guid>
<description><![CDATA[ Padişahın biri, haftada bir gün, yalan söyleme toplantısı başlatmış. Padişah anlatılanları dinleyecek ve “Yalan söylüyorsun” derse, yalan söyleyen kişi bir sandık dolusu altın kazanacakmış. Gelenler anlatıyormuş; – Padişahım geçenlerde o kadar susadım, o kadar susadım ki, göl kenarına gelip susuzluğumu giderirken, gölün bütün sularını içmişim… – Padişahım, geçen yıl ormanda giderken karşıma 15 tane aslan, 20 tane vahşi kaplan çıktı, bir yumrukta hepsini öldürdüm… Uzatmayalım, padişah ne anlatılırsa “olabilir” diyormuş Bir gün huzura, üstü başı perişan biri gelmiş. – Padişahım ben yalan söylemeye değil, alacak tahsiline geldim. Babanızın babasının babası, savaş sırasında benim babamın babasının babasından, bir küp dolusu altını... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebbbc6741.jpg" length="55565" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Mar 2021 12:51:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>bir sandık altın, covid-19, ders, destek, dolu, düştü, eba, gündem, halis çelik, hes, kaza, köşe yazısı, meclis, NFL, USA</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Padişahın biri, haftada bir gün, yalan söyleme toplantısı başlatmış. Padişah anlatılanları dinleyecek ve "Yalan söylüyorsun" derse, yalan söyleyen kişi bir sandık dolusu altın kazanacakmış. Gelenler anlatıyormuş; - Padişahım geçenlerde o kadar susadım, o kadar susadım ki, göl kenarına gelip susuzluğumu giderirken, gölün bütün sularını içmişim... - Padişahım, geçen yıl ormanda giderken karşıma 15 tane aslan, 20 tane vahşi kaplan çıktı, bir yumrukta hepsini öldürdüm... Uzatmayalım, padişah ne anlatılırsa "olabilir" diyormuş Bir gün huzura, üstü başı perişan biri gelmiş. - Padişahım ben yalan söylemeye değil, alacak tahsiline geldim. Babanızın babasının babası, savaş sırasında benim babamın babasının babasından, bir küp dolusu altını ödünç almış. O günden bu yana bu borç ödenmemiş. Ben sizden borcunuzu ödemenizi istemeye geldim... Padişah birden hiddetlenmiş ve "Atın şu adamı dışarı, yalan söylüyor..." - Padişahım yalan mı söylüyorum? - Evet yalan söylüyorsun, senin gibi çulsuzun dedelerinden, benim dedelerim borç falan almış olamaz. - Padişahım eğer yalan söylüyorsam, o zaman yalan söyleyene vaat ettiğiniz bir sandık altını verin yok eğer doğru söylüyorsam o zaman da bir küp altın borcunuzu verin... Padişah bakmış ki çıkış yok. Bir sandık altını vermiş. Allah rahmet eylesin Vergi Uzmanı Şükrü Kızılot’un birçok yazısında kullandığı bir hikayedir bu, bende hem severek okur hem de güzel ülkemin birçok olayın da , hikayedeki padişahın düştüğü duruma (aşağısı sakal yukarısı bıyık) gelindiğinde ne yapıldığına bakmaya çalışırım. Her gün bizimde aşağısı sakal yukarısı bıyık dediğimiz olaylarımız yok mu sizce de; Ülkemiz de yıllardır borçların yapılandırılması diye bir sistem mevcut kendi eliyle başvuruda bulunan hatta son dakika kuyruklarda bekleyerek başvuru yapmanın hazzını yaşayan kişiler var , aman neyse yenisi gelir diye bir taksit ödedikten , hatta bazen hiç ödeme yapmayarak vazgeçenler de onlar…Yok yok onları suçladığımı düşünmeyin , elbet vardır bir bildikleri , Ne mi biliyorlar ? ‘’İSTATİSTİK’ Son on yılda altı kez çıkarıldı Yapılandırma Yasası , bunların başına hep başka kanun numaraları kondu öyle ki ben bu konunun meslek mensubu olarak kanun numaralarını hatırlamaz oldum. Hepsi birbirinin aynı , dönemin faiz oranlarına uyarlanmış yeni listeler. Mükellefin bu listelere neden ihtiyaç duyacağını düşünmeden çıkarılmış kanunlar. Dünyadan bir örnek vereyim size. Birçok vergi sisteminde mükellef kendisi yapılandırma talebinde buluna biliyor ülkelerden birinde böyle bir başvuruya idarenin verdiği cevap ne biliyor musunuz ; ‘’Borç rakamınızın iki katı miktarındaki tutar HİBE hesabınıza yatırılmıştır. İşletmeniz ekonomimiz için önemlidir’’ Burada belirtmek istediğim onların bizden iyi oldukları değil , duruma bakış açıları. Her işletme aslında bir fabrika demek ve bir fabrikanın kapanması etrafındaki birçok kişinin gelirini kaybetmesi sonucunu doğuruyor. Elbette yapılandırma yasası niyet olarak iyi bir hareket ama , hem uygulama şekli hem de içinde bulunulan zor zamanlar için maalesef nefes aldırmaktan uzak. İşletme sahiplerinin çoğu padişahın durumuna düşmüyor mu sizce de ? Yapılandırma yapmasalar haciz , icra gibi yaptırımlara maruz kalıyorlar , ödeme yapsalar mali olarak işletmenin yürütülmesinde zorlanıyorlar . Bu durumun değişmesi için yapılması gereken birçok seçenek var aslında örneğin mükelleflerin dolayısı ile işletmelerin daha iyi tanınması değerlendirilmesi. Tabii ki her mükellef iyi niyetli denemez kanunlarımız var bunların yaptırımlarını göze alan insanlar mevcut ; ancak yapılacak görüşmelerle ziyaretlerle birliktelik sağlanabilir kişiye göre cirolara bakılarak faiz taksit oranları belirlenebilir. Kimsenin birbirinden çekinmediği saydam yapılar oluşturulabilir. İyi ile kötünün birbirinden ayrışması sağlanabilir. Yeter ki insanımız ve idare birbirine bir nebze güvensin ve inansın . ………………………. Bir örnekte ekonomimizden gelsin. Gündemi bitmeyen güzel ülkemde bir padişah durumu da maalesef Merkez Bankası Başkanımızın başına geldi. Malumunuz son dönemde atanan Merkez Bankası Başkanları bermuda şeytan üçgeni içine düşüyor ne mi bu üçgen, Enflasyon – Faiz – Döviz ; faize dokunmamalı ama dövizde yükselmemeli , döviz hareket etmemeli enflasyon hep aşağıya gitmeli, bunu yapmaya çalışan nice padişah yani Merkez Bankası Başkanı bir gün var , bir gece yarısı yok oluyor. İşin o kısmı yöneticilerin işi ama bu hikayedeki padişahın yani Merkez Bankası Başkanının diğerlerinden ufak bir farkı var burada hikayenin sonunda verilen bir sandık altın var ya maalesef bu üçgenin büyümesini engelleyemeyen yöneticinin cebinden ödenmiyor. O yüzden işin başına atanırken mutlu, görevlerinden alınırken yine mutlu oluyor bu padişahlar , hikayemizdeki padişah bile bu kadar mutlu değildi sanırım , malumunuz canı sıkılabiliyor ki yalan söyleme toplantıları düzenlemek gibi bir etkinliğe girişiyor. İnsan şimdiki devirde olsa herhalde doğru söyleme toplantısı düzenlenirdi demekten kendini alamıyor. Söz meclisten dışarı herkes bişey söylüyor ama doğrumu yalan mı bununda kararını kimse veremiyor. ………………………. Yazımızda Covid-19 geçmeden olmaz bizi bunaltan bizi delirten Covid-19…Ülkemize gelen Covid-19 padişah huzuruna çıktı , kim mi pandemi gündeminde ki padişahımız maalesef Sağlık Bakanımız, görevini seven başarı için elinden geleni yapan Sağlık Bakanımız… Covid-19 bile bu kadar kötülük yapmamıştır padişaha , gündem değiştikçe hep dertleri onu etkiledi , lebalep diye bir kelime çıktı karşısına ‘’DURUN’’ demek istedi olmadı. Yaptırımları bizler için yaptığını anlattıkça ülke gündemi hep onun tersine hareket etti. Halkın gösterdiği dikkati bir nebze idareciler gösterse mutlu olacaktı belki ama, olmadı… Ne diyelim belki bizim için uğraşan bu padişahta bir gün anlaşılır ve elbirliğiyle desteklenirse Covid-19 belası da gider başımızdan Sağlıktan ötesi yalan değil mi şu dünyada … Siz yine de güzel ülkemde yaşamak için sağlığınızın yanına birkaç şey ekleyin. Hepinizin , BİR SANDIK ALTININIZIN OLMASI DİLEĞİYLE ……  </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>TÜRKİYE’DE İŞ ve MESLEK DANIŞMANLIĞI HİZMETİ</title>
<link>https://kiostv.net/turkiyede-is-ve-meslek-danismanligi-hizmeti</link>
<guid>https://kiostv.net/turkiyede-is-ve-meslek-danismanligi-hizmeti</guid>
<description><![CDATA[ İş ve meslek danışmanlığı hizmeti Türkiye’de ilk olarak 1991’de hayata geçmiştir. Alman Çalışma Kurumu ile birlikte yürütülen, “İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun Reorganizasyonu Projesi” çerçevesinde 5 ilde İş ve Meslek Danışmanlığı Servisleri kurulmuş ve hizmet içi eğitim alan farklı unvanlardaki yaklaşık 400 personel tarafından bu hizmet verilmiştir. 2011’de Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından Standart ve Yeterliliği hazırlanmış ve bu hizmetin sadece “İş ve Meslek Danışmanlığı Mesleki Yeterlilik Belgesi” sahibi kişiler tarafından profesyonelce verilmesi zorunluluk haline gelmiştir. Böylece iş ve meslek danışmanlığı ilk defa bir meslek olarak tanımlanmış ve İŞKUR hizmetinin etkinliğinin arttırılması amacıyla 2012 yılında 2000 kişi İş ve Meslek Danışmanı... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebbcb717d.jpg" length="78829" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Mar 2021 12:40:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, danışmanlık, destek, eğitim, hamdi ünlü, hizmet, iş ve meslek danışmanlığı, kar, öğrenci, okul, program, proje, seçim, türkiye, USA, yardım</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İş ve meslek danışmanlığı hizmeti Türkiye’de ilk olarak 1991’de hayata geçmiştir. Alman Çalışma Kurumu ile birlikte yürütülen, “İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun Reorganizasyonu Projesi” çerçevesinde 5 ilde İş ve Meslek Danışmanlığı Servisleri kurulmuş ve hizmet içi eğitim alan farklı unvanlardaki yaklaşık 400 personel tarafından bu hizmet verilmiştir. 2011’de Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından Standart ve Yeterliliği hazırlanmış ve bu hizmetin sadece “İş ve Meslek Danışmanlığı Mesleki Yeterlilik Belgesi” sahibi kişiler tarafından profesyonelce verilmesi zorunluluk haline gelmiştir. Böylece iş ve meslek danışmanlığı ilk defa bir meslek olarak tanımlanmış ve İŞKUR hizmetinin etkinliğinin arttırılması amacıyla 2012 yılında 2000 kişi İş ve Meslek Danışmanı olarak atanmıştır. Türkiye İş Kurumu’na (İŞKUR) göre iş ve meslek danışmanlığı, işin ve mesleğin gerektirdiği özellikler ile işin gerektirdiği nitelik ve şartların karşılaştırılarak bireylerin istek ve durumuna en uygun işlere ve mesleklere yönlendirilmeleri, gerektiğinde bireylerin mesleki niteliğinin arttırılması için ilgili eğitim olanaklarından yararlandırılmaları, işe yerleştirilmeleri, işe uyumlarının sağlanması, işverenlerin beklentilerine uygun eşleştirilmelerinin yapılmasıdır. Ulusal meslek standardında, İş ve Meslek Danışmanı; meslek seçimi aşamasında bulunan, iş bulmada/seçmede güçlükleri olan, mesleki uyumsuzluk problemleri bulunan, mesleki becerilerini geliştirmek, mesleğini veya işini değiştirmek isteyenlere yönelik olarak; kişisel özellikler ile mesleklerin gerektirdiği nitelikleri, şartları ve iş piyasasının gereksinim duyduğu iş/meslekleri karşılaştırarak, bireyin istek ve durumuna en uygun iş/mesleği seçmesi, seçtiği iş/meslekle ilgili eğitim imkânlarından yararlanması, işe yerleştirilmesi ve işe uyumunun sağlanması ile ilgili sorunların çözümüne sistemli olarak yardım eden kişidir. İş ve meslek danışmanı, bu çalışmalarını iş sağlığı ve güvenliği ile çevreye ilişkin önlemleri alarak, kalite sistemleri çerçevesinde yürütür ve mesleki gelişim faaliyetlerinde bulunur. Birçok ülkede olduğu şekliyle İş ve Meslek Danışmanlığı Hizmeti kamu istihdam ofisleri aracılığıyla gerçekleştirilmekte ülkemizde de bu hizmeti kamu istihdam otoritesi olarak İŞKUR vermektedir. İŞKUR’a kayıtlı tüm iş arayanlara, işverenlere ve ayrıca öğrencilere daha etkin hizmet verebilmeleri amacıyla her bir danışmana iş arayan, işveren ve okul portföyü atanması ve danışmanların bu hizmeti portföy yönetimi yoluyla sunmaları, böylece her işsizin, işverenin ve okulun bir danışmanı olması sağlanmıştır. İş ve meslek danışmanlığı hizmetiyle, kişilerin özellikleri ile mesleklerin ve işin gerektirdiği nitelik ve şartlar karşılaştırılarak bireyin istek ve durumuna en uygun iş ve mesleği seçmesi, seçilen meslekle ilgili eğitim olanaklarından yararlanması, işe yerleştirilmesi, işe uyumunun sağlanması ile ilgili sorunların çözümüne sistemli olarak yardım edilmektedir. İş ve Meslek Danışmanlığının iş arayanlara verdiği danışmanlık hizmeti noktasında Portföy dağılımında Sosyal Yardım alanlara da ayrı bir önem verilmektedir. Sosyal Yardım alan iş arayanların düzenli iş sahibi olmaları için İŞKUR sistemine aktarılmaları ve uygun açık iş ilanlarına ve meslek edindirme kurslarına yönlendirilmeleri sağlanmaktadır. Bu açıdan sosyal yardımın, sosyal güvenlik sistemine katılamamış ve hayatlarını yardımsız idame ettiremeyecek durumda olan kişilere verilmesi gereken bir destek olduğundan yola çıkarak, düzenli gelire kavuşmalarına İş ve Meslek Danışmanları aracı olmaktadırlar. Çalışma gücünde olup Sosyal Yardım yararlanıcısı olan kişilerin, iş bulup iş piyasasına girmeleriyle sosyal yardım sistemi içerisinde uzun süre kalmalarının önüne geçilmektedir. İş ve Meslek Danışmanlarınca iş arayanlara yönelik sunduğu hizmetlerden biriside İl Müdürlükleri ve belli Hizmet Merkezleri bünyesinde oluşturulan İş Kulüpleridir. İş Kulüpleri, kadınlar, gençler, engelliler, uzun süreli işsizler, eski hükümlüler, tedavi görmüş eski madde bağımlıları gibi özel politika gerektiren gruplara yönelik motivasyon artırmayı ve yöntem desteği vermeyi hedefleyen yoğunlaştırılmış bir iş ve meslek danışmanlığı programıdır. İş Kulüplerinde; -Çalışmak isteyen herkese göre bir iş bulunduğunu, -İşe girebilmek için neler yapmanız gerektiğini, -Tecrübe sahibi olmadan da iş bulunabileceğini, -Hangi yollarla iş arayabileceğinizi, -İyi bir özgeçmişin nasıl hazırlanacağını, -İş görüşmelerinde nasıl davranmanız gerektiğini, -İşe kabul edilmeniz için küçük ama önemli detayları, İçeren alanında tecrübeli İş ve Meslek Danışmanlarınca eğitimler verilmektedir. 6-15 kişilik gruplarda 2-5 gün arası süren eğitimlerle, İş Kulübü programını tamamlayıp işe giren eski katılımcıların ve özel firmaların İnsan Kaynakları departmanında görev yapan insan kaynakları uzmanlarından tecrübeler katılımcılara aktarılmaktadır.  </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>COVİD&#45;19</title>
<link>https://kiostv.net/covid-19</link>
<guid>https://kiostv.net/covid-19</guid>
<description><![CDATA[ Yüz yılda bir yaşanması muhtemel bir bela Covid-19 hala devam ediyor. Ben bu yazıyı yazarken yeni yasaklar gelmiş, yaşlılar ve gençler evde hapis, esnaf kapalı, ekonomi berbat. Allah aşkına güzel ne var bu hayatta şu an? Öksüren birine vebalı gibi bakılıyor, aileler bile bir araya gelemiyor, esnaf iş yapamıyor herkez gergin. Bitse de gitse nalet kurtulsak artık, en üzüldüğüm konuları biraz paylamak istiyorum sizlerle. Yaşlılarımız ve çocuklar. Daha önce de bir yazımda bahsetmiştim, 65 yaş üstü yaşlılarımızda gelen yasakla çok acımasız söylemlerde bulunulmasından rahatsız olduğumu belirtmiştim. Son gelen yasaklarla süreç yine başa döndü maalesef. Kırmadan, üzmeden, neden olduğunu düzgünce anlatmadan... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebbdacf2a.jpg" length="77992" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Mar 2021 12:35:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, çocuk, covid-19, ders, eba, eğitim, kar, karşı karşıya, okul, pandemi, serkan kaynar, yasak, yasaklar, yeni yasaklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yüz yılda bir yaşanması muhtemel bir bela Covid-19 hala devam ediyor. Ben bu yazıyı yazarken yeni yasaklar gelmiş, yaşlılar ve gençler evde hapis, esnaf kapalı, ekonomi berbat. Allah aşkına güzel ne var bu hayatta şu an? Öksüren birine vebalı gibi bakılıyor, aileler bile bir araya gelemiyor, esnaf iş yapamıyor herkez gergin. Bitse de gitse nalet kurtulsak artık, en üzüldüğüm konuları biraz paylamak istiyorum sizlerle. Yaşlılarımız ve çocuklar. Daha önce de bir yazımda bahsetmiştim, 65 yaş üstü yaşlılarımızda gelen yasakla çok acımasız söylemlerde bulunulmasından rahatsız olduğumu belirtmiştim. Son gelen yasaklarla süreç yine başa döndü maalesef. Kırmadan, üzmeden, neden olduğunu düzgünce anlatmadan bu söylemlerin konuşulması gerçekten çok acı. Bizim kültümüz, dinimiz yaşlıya hürmetten, saygıdan taviz vermeyen bir düşünceye sahip. Lütfen bu salgından en çok etkilenenlerin bizim yaşlılarımız olduğunu unutmayalım. Hayatını kaybeden birçok yaşlımızın çocuklarıyla, torunlarıyla vedalaşamadan ayrıldıklarını unutmayalım. Gelelim çocuklarımıza. Okuluna gidemeyen yarım yamalak online sistemler ile öğrenmeye çalışan, böyle giderse okula gitmeden mezun olacak yetersiz mezunlarımız olacak. Sık sık tartışılan eğitim sistemimiz, eğitimde geri kalan bu çocukları nasıl normal rutin eğitime döndürecekler bilmiyorum. Zor bir süreç bizleri bekliyor. Peki ya esnaf? Zaten ekonomik kriz varken birde pandemi ile karşı karşıya kalan esnaf zor durumda. Günlük geçim giderini karşılayan iş yerleri halen daha kapalı. Bir paket servis furyası aldı başını gidiyor. Sanki tüm halk dışarıdan söylüyormuş yemeğini gibi. Halkın, milletin cebinde para mı var her öğünü dışarıdan söylesin? Zor sevgili okur zor, bu belanın hayatımızdan çıkması, kültürel ve ekonomik sıkıntıları atlatabilmemiz, normal bir yaşama dönüşümüz kaç yıl sürer Allah bilir. Tamam konu sıkıntılı farkındayım lütfen kızmayın bana uzattım diye. Ancak sevdikleri insanları kaybedenler. İşini kaybedenler. Hedeflerini, arzularını kaybedenler. Kaliteli bir eğitim fırsatını kaybedenler. Küçücük çocukların hayatlarının en güzel zamanlarını kaybetmeleri. Yani kısacası kaybetmek üzerine dehşet bir konu kaleme almaya çalışıyorum. Kısacası “KAYBETMEK” saygılarımla.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DÜNYA SİHİRBAZLAR KRALI, ABRAKADABRA</title>
<link>https://kiostv.net/dunya-sihirbazlar-krali-abrakadabra</link>
<guid>https://kiostv.net/dunya-sihirbazlar-krali-abrakadabra</guid>
<description><![CDATA[ NE SİHİRDİR, NE KERAMET DİYORUZ BU SAYIMIZDA.. SİHRİN USTALARINDA; DÜNYACA ÜNLÜ SİHİRBAZLAR ARASINDA, GEMLİKLİ BİR SİHİRBAZ İllüzyonist, sihirbazlık ve illüzyon sanatını icra eden kişiye verilen addır. Dünya sihir üzerine kurulsaydı, kim bilir neler yapardık..! Kısaca tanımı.. İllüzyon büyük sabır ve çalışma gerektiren bir sanat dalıdır. Öğrendiğiniz bir şeyi sergilemeden önce, mutlaka bir çok defa tekrar yapmanız ve bıkmadan çalışmanız gerekmektedir. Hiçbir illüzyonist bir öğretici olmadan sanatını öğrenmemiştir. Ancak kişiler illüzyon sanatının temellerini öğrendikten, konuya hakim olup işin esaslarını kavradıktan sonra; becerileri ölçüsünde yeni oyunlar, teknikler bulup geliştirebilirler ki; zaten olması gereken de budur.. Belki biliyor, tanıyorsunuz, belki de hiç duymadınız.... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebbea243f.jpg" length="94524" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Mar 2021 11:55:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>abrakadabra, AMC, bursa, ders, düştü, eba, gemlik, gemlikli, haber, kaza, öğrenci, program, reyhan çorum, seçim, sihirbaz, TV</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>NE SİHİRDİR, NE KERAMET DİYORUZ BU SAYIMIZDA.. SİHRİN USTALARINDA; DÜNYACA ÜNLÜ SİHİRBAZLAR ARASINDA, GEMLİKLİ BİR SİHİRBAZ İllüzyonist, sihirbazlık ve illüzyon sanatını icra eden kişiye verilen addır. Dünya sihir üzerine kurulsaydı, kim bilir neler yapardık..! Kısaca tanımı.. İllüzyon büyük sabır ve çalışma gerektiren bir sanat dalıdır. Öğrendiğiniz bir şeyi sergilemeden önce, mutlaka bir çok defa tekrar yapmanız ve bıkmadan çalışmanız gerekmektedir. Hiçbir illüzyonist bir öğretici olmadan sanatını öğrenmemiştir. Ancak kişiler illüzyon sanatının temellerini öğrendikten, konuya hakim olup işin esaslarını kavradıktan sonra; becerileri ölçüsünde yeni oyunlar, teknikler bulup geliştirebilirler ki; zaten olması gereken de budur.. Belki biliyor, tanıyorsunuz, belki de hiç duymadınız. Bu sanata gönül vermiş ve yurt dışında ülkemizi temsil etmiş, dünyaca ünlü Gemlikli bir İllüzyonist var. DÜNYA SİHİRBAZLAR KRALI.. ABRAKADABRA KİMDİR, NERELİDİR? Şapkadan tavşan çıktığını, uçan insanları ilk kez onun şovlarında gördük. 56 yıllık sihirbaz, Abrakadabra .. Onu hiç tanımadım ama araştırdım tanıyanları bularak çıktım yola. Akrabası Hüseyin Üre ve arkadaşı Halit Korkusuz ile görüştüm önce. Sonra kızları Oya Demirtok ve Pelin Demirtok'a ulaştım. Bu yazıyı hazırlamamda emeği geçen herkese teşekkür ederim. Pelin Hanım ve Oya Hanım çok yakın davrandılar, eşi ve diğer kardeşleri adına da çok mutlu olduklarını, Gemlik'e selam ve sevgilerini iletmemi söylediler..1924 Gemlik doğumlu Lütfü Demirtok. Dedesi Gürcü Ali Bey( Acar), Batum'dan Gemlik'e gelerek yerleşmişler. AVM'den Lise Caddesine çıkarken, köşedeki şuan metruk haldeki ev, Gürcü Ali Bey'in evi. Oğlu Mehmet'in ilk eşinden oğlu Lütfü Bey, Tevfik, İhsan, Banu diğer çocukları. Babası hep Gemlik'te yaşamış. Hatta birde dedesinin çiftliği varmış. Lütfü Demirtok'un ilk evliliğinden olan çocuğu Okan Demirtok, sonra Dilek Hanif ve Murat Demirtok ikinci evliliğinden, Canan Demirtok ve Pelin Demirtok birde Oya Demirtok çocuklarıdır. Lütfü Demirtok bir ara Gemlik'te ticaretle uğraşmış. Sanayide yol üzerindeki Tilt fabrikasında Atari malzemeleri yapıyormuş. Türkiye'ye ilk Atariyi kendisi getirmiş. Kumla ve Gemlik'te dükkanlar açmış. Sonrasında iş yerini kapatarak kiraya vermiş ve halen mülkü mirasçılarına aitmiş. Uzun süre eşi Necla Hanım ve kızı Pelin ile Kumladaki evlerine gelerek, yazları orada yaşamışlar. Gemlik de yaşanmış bir çok anıları var. En uzun ve son evliliğini de Necla Hanımla yapmış. Eşi Necla hanım hala Lütfü Bey ile hayatlarını geçirdikleri İstanbul’daki evlerinde ikamet ediyor. Pelin Hanım’ın gönderdiği gazete kupürlerinde son röportajları ile Lütfü Demirtok.. Sanat hayatına 13 yaşında bateri ve akordeon çalarak başlayan Demirtok, Bursa temsil sinemasında 10 kuruşa seyrettiği gösteriden sonra sihirbazlığa ilgi duymaya başladığını belirtiyor. İlk gösterisine ailesinin kendisini tanımaması için peruk ve sakal takarak çıktığını söyleyen Demirtok, şöyle konuşuyor; “Kendi çapımda çalışmalar yapıyordum ama akrabalarım gösteri yaparsam beni öldüreceklerini söylüyorlardı. Bu yüzden Bursa’daki ilk gösterime, tanınmamak için sarıklı ve sakallı çıktım. Bu gösteride 15 bin lira kazandım. Aldığım alkışlar beni daha da hırslandırdı.22 yaşında panayırda basit el oyunları ile insanların dikkatini çekmeye başlamıştım. Hatta gösterime çıkmadan önce bir de bit pazarından 75 liraya pelerin almıştım. Daha sonra yeni oyunlar bulmuş, kendime bir kadro oluşturmuştum. Sahne hayatım böylece başladı. Hiç unutamadığı anısı.. İlk büyük gösterisinde asistanını kaza ile bıçakladığını söyleyen Demirok, o günü şöyle anlatıyor. "Bir kaç küçük gösteriden sonra, Çorlu'da 350 kişilik bir sinemada sahneye çıktım. Kalabalığın karşısında dilim tutulmuştu. Asistanım Kemalettin Doğan'ı sandığın içine saklayıp bıçakları saplamaya başladığımda, kan akmaya başladı. Kılıçlardan biri saplarken takıldı. Şoka girdim. Asistanım sağır ve dilsiz olduğu için sesini çıkaramadı ama garip garip sesler çıkarıyordu. Allahtan kılıç bacağına batmıştı. İlk ve son yanlışı o zaman yapmıştım. Kendimi çabuk toplayarak, gösterime devam ettim ve sahneden büyük alkışlarla ayrıldım" ANNEM BABAM YÜZÜNDEN ÖLDÜ.. Asıl soyadının Acar olduğunu söyleyen Lütfü Demirtok, babam annemin üzerine kuma getirmiş. Annem bu acıya dayanamayarak intihar etmiş. Ben yakınlarımın yanında yetim büyüdüm. Babama olan nefretimden dolayı 30 yıl önce annemin soyadını aldım. Anne ve baba sevgisi nedir bilmiyorum. Onun için çocuklarıma iyi bir baba olmak için elimden gelen her şeyi yaptım. İstanbul Tıp Fakültesi mezunu olan,1952 yılında ses tiyatrosunda çalışmaya başlayan Demirtok, uzunca bir süre her iki işi birden yapmaya çalışmış. Ancak bir gün Tabipler Odasından bir yazı gelince iki meslek arasında seçim yapmak zorunda kalmış. Doktorluğu bırakan Abrakadabra emin adımlarla mesleğinde ilerlemeye başlamış. Tek rakibim Zati Sungur’du. Ben sahneye çıktığım zaman Zati Sungur sahnesini bırakıp beni izlemeye geliyordu. Tüm dünyayı dolaştım, ama artık yoruldum. Bakanlara medyumluk yaptı.. Eski Başbakanlardan Adnan Menderes de dahil olmak üzere, çok sayıda devlet adamının falına baktığını söyleyen Demirtok, Türkiye’de kendisinden başka medyum olmadığını ifade ediyor. Benden sonra kendilerini medyum olarak ilan edenlerin hepsi sahte. Büyü ve cin denen bir şey yok. Zaten bu kavramların dinimizde de yeri yok. Sanatkarlar hazırı satar, illüzyonun içinde sihir, terapi, hipnoz vardır. Hepsini toplayınca illüzyon ortaya çıkar. Türkiye’de bu işi ilk yapan Zati Sungur’dan sonra geldiğini, lakabını ansiklopediden bulduğunu söylüyor. Adnan Menderes ve çok sayıda bakana medyumluk da yaptım. Onlara tarot, su ve el falına bakıyordum. Bakanlar ve iş adamları gösteri sonrası beni almak için özel arabaları ile uzun kuyruklar oluşturuyordu. Ünü dünyaya yayılan Abrakadabra hakkında ; illüzyonist David Copperfield gösteri yapmak için kendisini ülkemize davet edenlere, “ Ülkenizde Abrakadabra var, benim gelmeme gerek yok. Benim oyunlarımın esin kaynağı Abrakadabra’dır” demiş. Sonra illüzyonist David Copperfield ülkemize gelince bana gösterisi için davetiye gönderdi. Yetiştirdiğim öğrencilerimin en iyisinin de Mandrake idi. Dünyada dolaşmadığı ülke, bilmediği oyun olmayan Abrakadabra, 1965 yılında düzenlenen Sihirbazlar Dünyası Olimpiyatlarında da birinci seçildi. Amerika, Almanya , Kanada televizyonlarında şovlar yaptı. Almanya Tercüman Gazetesi’nin de kurucuları arasındadır. Lütfü Demirok ayrıca Süleyman Demirel’in 7-8 sene danışmanlığını yapmış ve arkadaşıymış. ATV’DE SAHNE ŞOVLARI.. Televizyonda sahne şovları ile izleyicileri ekran başına kilitleyen Abrakadabra’yı tanıtım haberlerinde şöyle yazıyor.. Türkiye’nin en büyük illüzyonistlerinden biri olan Lütfü Demirtok, Yani Abrakadabra’nın sahne şovlarından birini izlemeye ne dersiniz? Seyircilerin şaşkınlıklarını gizleyemedikleri şovda ilk olarak Dr. Abrakadabra, İzleyicilerden aldığı parayı bir kağıda sarıp yakacak, bir kaç dakika sonra parayı seyircisine teslim edecek.. Diğer gösteride ise, bardağa doldurduğu kolayı suya çevirecek. Kağıt yaktığı boş bir bardaktan pırıl pırıl su boşaltacak. Ortaya konan bir radyoyu önce kafes, sonra kapak şekline getirecek. Kapak kaldırıldığındaysa radyonun yerinde çok şaşıracağınız bir şeyle karşılaşacaksınız. Programın sonunda esmer güzeli bir kızı kılıçları sapladığı bir kutuya sokacak.. Yapım şirketi kurup yapımcı olarak filmler de çekmiş, internette afişleri bulunmakta. Köy Canavarı- Kenan Pars, Muhterem Nur (1956), Bataktaki Kız-Turan Seyfioğlu, Neriman Köksal( 1955)- İki kafadar deliler pavyonunda( 1952) En son 2001 yılında TRT’de yayınlanan Üzgünüm Leyla isimli dizide bir illüzyonisti canlandırmıştı. HÜSEYİN ÜRE VE HALİT KORKUSUZ'A SORDUM.. NASIL BİRİYDİ? Hüseyin Üre. "Biz akrabayız. Eşi ve kızı Pelin ile bizim Umurbey'deki çiftliğimize gelir giderdi. Çok muhabbetçi biriydi. Çocukluğu İstanbul'da geçmiş. İstanbul'da İsmet amcalarda kalırmış.1965 yılında Dünya Sihirbazlar Kralı seçilen Abrakadabra, Türkiye'nin her yerinde gösteriler yaptı. Hatta Gemlik'te Avcı'nın Sineması'nda gündüz kadınlara, gece erkeklere gösteriler yapardı. Kendi akrabası olan Nurettin Gülal kapıda bilet keserdi. 63-64 yılları olabilir. ATV’de Abrakadabra isimli şovuyla sanatını geniş kitlelere yayan Demirtok hatta yaptığı bu şovdan kazandığını da, daireye yatırdığını söylemiş Hüseyin Bey'e.. ARKADAŞI HALİT KORKUSUZ.. Lütfü abi benden büyüktü ama iyi görüşürdük. Esas mesleği Sinir Hastalıkları Doktoru. Benim onu tanıdığımda sihirbazdı. Gemlik de AVM'den liseye çıkarken köşedeki eski perili ev gibi duran yeşil ev, onun babasına aitmiş, orada büyümüş."Çocukken bana bir şey geldi, ondan sonra değiştim, olacakları sezmeye başladım" derdi.Bir kaç kez sordum, nasıl sihir yapıyorsun? Diye. "Bizde öğretmek olmaz" dedi.Tavla oynamayı severdi. Dört sayı avans verir, 5'te bitirirdi. Televizyonda Amerikalı meşhur bir sihirbazın gösterisini izliyorduk, " Benim 50 sene önce yaptıklarımı yapıyor" demişti.Balarısı Ahmet'te Gemlikliydi. İzlemeye gittik. Bizi Tepebaşı Gazinosu'nda Gönül Yazar ile çalışırken ağırladı. 58-60'lı yıllarda Gemlik'e tekrar geldi. Evlerimiz yan yanaydı. Benim sünnet düğünüme gösteri yapmaya gelmişti. Dere kenarındaki babamın dükkanına geldi. Yazıhanedeki kasadan babam para almak için gitti, kasayı açtığında içinin boş olduğunu görerek şaşırdı. Babam " Paralar yok olmuş" deyince; Lütfü amca "Galiba içerideki ekmek dolabının üstünde paralar duruyor" dedi. Halbuki hiç yerinden kalkmamıştı. Nasıl yaptı ? Anlayamadık.Hatta bizim evde yemek yiyorduk, çatalla bardağa vurarak kalktı sofradan, o sesler o kalktıktan sonra da çıkmaya devam etti. Sinemada bir seyirci kadını kestiğini yine gözlerimle gördüm. KIZI ÜNLÜLERİN MODACISI.. Dilek Hanif: 8 Nisan 1962 tarihinde İstanbul‘da doğmuştur. Modaya olan ilgisi daha çocuk yaşta ailesinin tekstil işletmesine yardım ederek başladı. Erenköy Kız Lisesi’nde okudu. Mimar Sinan Üniversitesi’nde kara kalem, desen çalışması, kumaş boyama gibi dersler alarak kendini her konuda yetiştirmeye özen gösterdi. Şu anda yurt dışında ve içinde sayılı modacılarımız arasında yer almaktadır.Oya Demirtok: Yapımcılığa 95 yılında başlamış. Gazeteciliği birlikte yürütmüş başarılı bir yapımcı, yazar. Aynı zamanda Kadınca Dergisinin de imtiyaz sahibi. Oya Hanım 2 yıl önce Habertürk kanalında yapımcı-sunucu olarak yaptığı “Oya Gibi Kadınca” programında Dilek Hanif ile röportaj yaparak, birlikte izleyici karşısına çıkmışlar. Ve Sevgili Pelin Demirtok Ülgen; babasının son röportajlarında bahsettiği en küçük kızı. Şuan yeni evlenmiş Pelin Hanım. Yönetmenlik yapıyor, eşi de yapımcı.Lütfü Demirtok kendi çocukları ve eşlerinin çocuklarına bir baba şefkati ile yaklaşmış hep. Çocukluğunda yaşadığı aile eksikliğini, babasının ilgisizliğini, onlara hiç yaşatmak istememiş. Pelin hanım babasına hayran, sadece herkesin tanıyıp, sanatına hayran olduğu Abrakadabra olarak değil, bir baba olarak. "Neşeli, gülen, şen babam; top sakallı bir dede, çok güzel bir babaydı" diyor sevgiyle ve hüzünle sesi titreyerek. Annesi ve babası ile birlikte çok mutlu ve düzenli, huzurlu bir evde büyümüş. Hep hayran olduğu babası gibi bir eş aramış. Annesi en yakın arkadaşı. 10 yaşından beri babasının öğrencisi. Sihirbazlığı öğrettiği kızının mesleğini bıraktığı yerden sürdüreceğini söylüyor Abrakadabra . Ve yayınlanan röportajlarında jübileden kazanacağı parayı, kızının iyi bir eğitim alması için harcayacağını tekrarlıyor. En büyük yardımcısının eşi Necla Hanım olduğunu da söyleyen Lütfü Demirtok "Gösteri için sahneye çıkacağım zaman beni eşim hazırlar. Bundan sonraki yaşamımı evimde eşim ve kızım Pelin ile geçireceğim. Sihirbazlık mesleğini ise kızım Pelin devam ettirecek. Çok sayıda kostümüm var onları gerçekten bu mesleği icara edenlere vereceğim.. Şimdilerde bu mesleği ayağa düşürdükleri için ben çekilmek istiyorum. Bir mendil kaybeden bile sahneye çıkıyor. En kabadayısı bile sahnede 20 dakika dayanabilir. Benim şovlarım tam 2.5 saat sürüyor." En büyük arzusu jübile yaparak sahnelere görkemli bir şekilde veda etmekmiş, uzun bir süre bunun için sponsor aramış. Çocukları ve dostları bu arzusunu gerçekleştirebilmek için çok çaba göstermişler, fakat jübilesine az bir zaman kala, maalesef ömrü yetmemiş.Evinde geçirdiği kalp krizi nedeniyle Kartal Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılan 82 yaşındaki ünlü illüzyonist Lütfi Demirtok bütün müdahalelere rağmen ölüme yenik düştü. Sanatını icra ettiği zamanlarda çok renkli bir hayatı olan illüzyonist Lütfü Demirtok, geçirdiği kalp krizi sonucu 08.01.2006 tarihinde hayatını kaybetti. ‘Abrakadabra’ lakaplı Demirtok, uzun zamandan beri çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle tedavi görüyordu. Mezarı Aşiyan mezarlığındadır. Sihri ve illüzyonu sevdiren isimdi.. Saygı ve rahmetle anıyoruz.. REYHAN ÇORUM..</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KOMŞUDAN HABER VAR</title>
<link>https://kiostv.net/komsudan-haber-var</link>
<guid>https://kiostv.net/komsudan-haber-var</guid>
<description><![CDATA[ Ben açken tok yatan komşum var mı bilmiyorum. Hatta komşularım yatıyorlar mı, sürekli ayaktalar mı hiç bir fikrim yok. Çünkü altlı üstlü oturuyoruz. Yanyana değiliz. Birimiz diğerimize ağır geliyoruz yani. Komşumun gürültüsünü ben duyuyorum, komşular da bizim evde ne konuşuluyorsa… Dolayısıyla duymamak için kulak tıkıyoruz birbirimize. O kadar ki komşumun evinden cenaze çıktı tesadüfen gördüm geçenlerde. Başınız sağolsun demek için komşuma bakındım ama göremedim kalabalıkta. Çünkü simasını tam hatırlayamadım. Öte yandan bizim çocuklar diğer komşuyla tanışmışlar instagramdan. Sessiz sedasız, halim selim bir insanmış. Hiç sesi çıkmadığı için fark etmemişiz bugüne kadar. Iyi ki sesi çıkmamış(!) Bağımız diğer komşuyla kurduğumuz bağ gibi... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebbf97dc7.jpg" length="47223" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Feb 2021 11:43:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, cenaze, çocuk, et, haber, il, Instagram, kar, kavga, komşu, komşudan haber var, köşe yazısı, mahalle, nahit tufan, yol</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ben açken tok yatan komşum var mı bilmiyorum. Hatta komşularım yatıyorlar mı, sürekli ayaktalar mı hiç bir fikrim yok. Çünkü altlı üstlü oturuyoruz. Yanyana değiliz. Birimiz diğerimize ağır geliyoruz yani. Komşumun gürültüsünü ben duyuyorum, komşular da bizim evde ne konuşuluyorsa... Dolayısıyla duymamak için kulak tıkıyoruz birbirimize. O kadar ki komşumun evinden cenaze çıktı tesadüfen gördüm geçenlerde. Başınız sağolsun demek için komşuma bakındım ama göremedim kalabalıkta. Çünkü simasını tam hatırlayamadım. Öte yandan bizim çocuklar diğer komşuyla tanışmışlar instagramdan. Sessiz sedasız, halim selim bir insanmış. Hiç sesi çıkmadığı için fark etmemişiz bugüne kadar. Iyi ki sesi çıkmamış(!) Bağımız diğer komşuyla kurduğumuz bağ gibi olurdu bu 5 yıllık yeni komşuyla da. Sevgili okur, Cebrail(as)’in neredeyse mirasçı kılacağı komşuluk hukukunu nostalji gibi anlatma derdinde değilim. Ama neden birlikten kuvvet doğuramadığımızı sorgulamak gerekmez mi bu güçsüz ve yalnız zamanlarımızda. Kastımız, kalabalıklar içinde olan yalnızlığımızdır elbette. Hayat, herkes için yeterince zor değil mi sence de? Üst üste yığılmış metropol şehirlerde neredeyse bir insana bile temas etmeden yaşamaya çalışıyoruz. Derdimiz ne? Bireyselleşmek. Kime karşı bireyselleşeceğiz? Topluma karşı. Peki toplum olamadıktan sonra birey olmanın ne anlamı var? Hadi birey olduk. Sonrası ne peki? Ben söyleyeyim, farkedilmek için her yola başvurmak. Şimdi, paradoksa girmeden filmi geri saralım istersen. Birey olmak... Bu sözcüğün kökü ‘bir’ yani ‘tek’. Tek olmaya mı çalışıyoruz? Çok olmak, insanlarla temas etmek zor ve samimiyetsiz mi geliyor bize? Ola ki birbirimizi rahatsız ederiz de olumsuz şeyler yaşayabiliriz... Yazımın başında dedim ya, yan yana bile değiliz. Müteahhitlerden talep ettiğimiz yapılar, özel hayatı ihlal ediyor . Aile hayatındaki bir çok şeyi yaşayamıyoruz. Mesela kavga edemiyoruz, gülüp oynayamıyoruz. Aile içinde bırakın gelişmeyi en ufak meseleyi bile halledemiyoruz. Yani kendimizi gerçekleştiremiyoruz. Kendimizi gerçekleştirmek için aile içinde özgür olmak gerekir. Sonra komşulardan oluşan sokağımızda, sonra mahallemizde... Başı boş bir özgürlükten değil, kendi şahsiyetinle var olunabilen bir özgürlükten bahsediyoruz. Kurduğumuz sıradan şehirlerde, sıradan binalar inşa ediyor; çevremizle sıradan ilişkiler kuruyoruz. . Ne yazık ki bu tür bir şehirleşme kültürü, bir elin beş parmağının aynı seviye ve aynı işlevde olmasını dayatıyor bize. Bu şekilde oluşan parmak birlikteliğinden etkili bir yumruk yapmak mümkün mü sizce? Yazının başlığına tekrar dönecek olursak, komşu bizden sonraki ilk başkasıdır bizim için, aynı zamanda elalemin en yakınıdır bize.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>gün DEM;</title>
<link>https://kiostv.net/gun-dem</link>
<guid>https://kiostv.net/gun-dem</guid>
<description><![CDATA[ gün DEM ;   Orta gelirli bir ülkenin Orta ve çoğu alt gelirli ailelerinin çocukları. Kimisi baharda doğdu Kimisi güzde Kimisi karakışta, zemheri de. Zor zamanları da oldu ailenin Kah çocuklardan, Kah istikrar bilmeyen iktidardan En çok tanıdıklarımızdan bahsedeceğim ben, Hepsinin ayrı ayrı değeri var tabii ki. 1956 doğumlu mesela bir tanesi Zamanın koşulları gereği Ocak 1959 yazıyor kütükte Mini mini hiç tanımadığımız bir çocuk Kışın zor günlerinde geçim derdiyle boğuşan, Çoğu zaman boğuşamayan altında ezilen Fakir ülkenin zengin çocuğu oldu. Sayın Adnan Menderes ti o zaman iktidar. Çalışanların ve esnafın şımarık çocuğu. Bolu Abant ta büyük bir deprem oldu... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc082ff7.jpg" length="51959" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Feb 2021 11:35:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, çek, çocuk, değer, deprem, deva, esnaf, et, gündem, haber, halis çelik, il, kar, köşe yazısı, NFL</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>gün DEM ;   Orta gelirli bir ülkenin Orta ve çoğu alt gelirli ailelerinin çocukları. Kimisi baharda doğdu Kimisi güzde Kimisi karakışta, zemheri de. Zor zamanları da oldu ailenin Kah çocuklardan, Kah istikrar bilmeyen iktidardan En çok tanıdıklarımızdan bahsedeceğim ben, Hepsinin ayrı ayrı değeri var tabii ki. 1956 doğumlu mesela bir tanesi Zamanın koşulları gereği Ocak 1959 yazıyor kütükte Mini mini hiç tanımadığımız bir çocuk Kışın zor günlerinde geçim derdiyle boğuşan, Çoğu zaman boğuşamayan altında ezilen Fakir ülkenin zengin çocuğu oldu. Sayın Adnan Menderes ti o zaman iktidar. Çalışanların ve esnafın şımarık çocuğu. Bolu Abant ta büyük bir deprem oldu o yıl, Mayıs ayında. Hep yanındaydı ailenin ve memleketin. Tüp kuyruklarında yağ ve gaz kuyruklarında Hiç unutturmadı kendini Çok zor günler yaşadı Çok darbeler Çok ihtilaller Çok enflasyonlar devalüasyonlar gördü. Ama endişelenmeyin 62 yaşında olacak bu sene ama Hala çok sağlıklı. Laf aramızda hepimizi gönderir, Hakkın huzuruna. Eli kulağında Gelir, Akşama sabaha…. Sayın Turgut Özal iktidardı o zaman Yine bir doğum haberiyle uyandı memleket. Ekim ayının 25 i yıl 1984. Beklenmedik bir sürprizdi ikinci çocuk Aileyi de ülkeyi de en çok dara düşüren o oldu Sevimli ve neşeli görüntüsü; Ailenin değişmezi olduğunda biraz değişti. Ailenin doymazı… Her şey de o vardı maalesef. Uykusuz gecelere zor ve dar zamanlara sebep oldu. Ekmeğine suyuna taşına toprağına karıştı ülkenin de ailenin de. Zaman zaman çekilmez olsa da evlat oldu memlekete. Var da yok da, az da çok da, hep o vardı. Nice krizlerle boğuştu aile ve memleket O hiç bana mısın demedi. Laf aramızda obez oldu sonunda Ne bulursa indiriyor mideye Ne olduğuna bakmıyor bile….. Büyük bir hüzün hikayesi ile başladı 3.çocuğun doğumu. Doğduğu yıl çok büyük bir deprem oldu ülkede Yüzlerce insan yitirdi yaşamını. Kasvetin ve acının ortasına doğdu. Aslında zor zamanlara umut olacakmış ilaç olacakmış gibi Geldi dünyaya. Sanki 6 aya, 1 yıla ilaç olacakmış memleketin acılarına da, gidecekmiş gibi, Sonra 1 yıl , 1 yıl ,1 yıl daha….. derken kalıcı oldu hayatımızda. 2. çocuk gibi zorlamadı belki ama kendini de hiç unutturmadı. Bir gün yuva kurar gider diye düşündü aile ama, evlat oldu oturdu ocağa. Kıyamadı aile de. Nice maceralarımız da hep yanımızda artık. Teknoloji çocuğu oldu daha çok dönem gereği En çokta telefon internet düşkünü oldu. Sevimliliği ile birçok alanına da girdi hayatımızın usulca. Gelenlerde çok sevdi maşallah indirmediler kucaklarından Bu sevimli miniği. Şaka maka 22 yaşına girdi bu sene Daha dün gibi doğduğu gün. 1 yıllığına hayatımıza giren tatlı minik 22 yaşında bugün, Otomotiv sektörünün veliahtı. Tecilli, Yakında asker olup vatan borcunu ödeyecek. Biz pek sevdik bu kardeşleri ya da sevmeye mecbur edildik. Aslında yüzlercesi var ama ben yazıma bu kadarını sığdırabildim. Hoş geldiniz diyemedik ama boş gelmediğinizi her an hissediyoruz. İyi ki doğdun GELİR VERGİSİ Mutlu yıllar KATMA DEĞER VERGİSİ Nice yaşlara ÖZEL İLETİŞİM VERGİSİ GELİR VERGİSİ – 1946-1960 KATMA DEĞER VERGİSİ – 25 Ekim 1984 ÖZEL İLETİŞİM VERGİSİ – 26 Kasım 1999 Sağlıcakla kalın</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>VE… Asgari Ücret Belirlendi…</title>
<link>https://kiostv.net/ve-asgari-ucret-belirlendi-28346</link>
<guid>https://kiostv.net/ve-asgari-ucret-belirlendi-28346</guid>
<description><![CDATA[ VE… Asgari Ücret Belirlendi… Değerli okuyucularımız, Bu yazımızın konusu milyonlarca çalışan ve işvereni dolayısı ile bu insanların ailelerini ve devleti ilgilendiren 01.01.2021-31.12.2021 tarihleri arasında geçerli olacak asgari ücret beklentilerin çok üzerinde açıklandı demeyi çok isterdim ama maalesef öyle olmadı. Öncelikle asgari ücretin ne olduğunu tanımlayarak konuya başlamanın doğru olacağı düşüncesindeyim. Asgari ücret, bir insanın en temel ihtiyaçları olan, beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım gibi ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek şekilde düzenlenen, bir çalışana verilebilecek en düşük ücret anlamına gelir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi asgari ücret bir insanın temel ihtiyaçları için düzenlenmiş bir ücrettir. 2021 yılı için Brüt; Asgari Ücret 2021 Brüt Ücret... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc459d9d.jpg" length="55011" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Feb 2021 00:44:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>asgari ücret, halis çelik, köşe yazısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>VE… Asgari Ücret Belirlendi… Değerli okuyucularımız, Bu yazımızın konusu milyonlarca çalışan ve işvereni dolayısı ile bu insanların ailelerini ve devleti ilgilendiren 01.01.2021-31.12.2021 tarihleri arasında geçerli olacak asgari ücret beklentilerin çok üzerinde açıklandı demeyi çok isterdim ama maalesef öyle olmadı. Öncelikle asgari ücretin ne olduğunu tanımlayarak konuya başlamanın doğru olacağı düşüncesindeyim. Asgari ücret, bir insanın en temel ihtiyaçları olan, beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım gibi ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek şekilde düzenlenen, bir çalışana verilebilecek en düşük ücret anlamına gelir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi asgari ücret bir insanın temel ihtiyaçları için düzenlenmiş bir ücrettir. 2021 yılı için Brüt; Asgari Ücret 2021 Brüt Ücret (Aylık) 3.577,50 TL Asgari Ücret 2021 Net Ücret (Aylık) 2.825,90 TL Asgari Ücret 2021 Brüt Ücret (Günlük) 119,25 TL   Olarak belirlenmiştir. Bir ülkenin gelişmişlik düzeyinin, refah seviyesinin temel öğelerini belirleyen asgari ücret aynı zamanda vergi açısından da Devletlerin temel kaynaklarından biridir. Bu nedenle üzerinden yasal kesintiler yolu ile vergi sistemine girer. Vergilerden sonra kalan tutar ise net asgari ücret yani işçinin alacağı ücret olarak ortaya çıkar. 2021 yılında asgari ücretten kesilen vergiler ve ödenecek net tutar şu şekilde oluşmuştur. Asgari Ücret 2021 Yasal Kesintileri (01.01.2021 - 31.12.2021) Brüt Ücret 3.577,50 TL Sigorta Primi İşçi Payı 500,85 TL İşsizlik Sigortası Primi İşçi Payı 35,78 TL Gelir Vergisi Matrahı 3.040,88 TL Gelir Vergisi 456,13 TL Damga Vergisi 27,15 TL Kesintiler Toplamı 1.019,91 TL Asgari Geçim İndirimi (Bekâr ve Çocuksuz) 268,31 TL NET ÜCRET (Asgari Ücret + AGİ Dahil) 2.825,90 TL Bu durumdan da anlaşılacağı gibi asgari ücretli bir çalışan her ay vergi ve sosyal güvenlik kesintileri sonucunda 1.019.91 TL vergi ve sosyal güvenlik kesintisi ödemesine maruz kalmakta ve 2.825,90 TL net maaş almaktadır. Bu da ücretinin üçte birinin vergi ve sosyal güvenlik kesintileri olarak devlete daha maaşını almadan ödenmesi demektir. Gelir vergisi brüt ücret üzerinden hesaplandığı için yılın son aylarında bir üst vergi dilimine girecek ve maaşı biraz daha düşecektir. Daha önceki yıllarda AGİ ile tamamlanarak asgari ücretlinin maaşı üzerindeki yük hafifletilmişti. 2021 yılında da bu şekilde bir işlemle asgari ücretin tamamlanacağını düşüncesindeyim. Asgari ücretin diğer paydaşı olan işverene ise 2021 yılında bir asgari ücretlinin maliyeti; Asgari Ücret Brüt Tutarı 3.577,50 TL SGK Primi % 15,5 (İşveren Payı) 554,51 TL İşveren İşsizlik Sigorta Fonu 71,55 TL İşverene Toplam Maliyeti 4.203,56 TL Seklinde oluşur. Görüldüğü gibi burada işverende çalışanına ödediği maaş haricinde 626,06 TL Devlete sosyal güvenlik kesinti sorumluluğu içine girer. İşveren her ay sonunda her asgari ücretli çalışanı için 1.645,97 TL vergi yükümlülüğü altına girmektedir. Dolayısı ile asgari ücretle çalışan bir isçi ve işveren devlete yukarıda da belirttiğimiz 1.645,97 TL vergi ödemekte yani asgari ücret net tutarının yarısından fazlası kadar. Asgari ücretlinin maaşı üzerindeki diğer unsurlardan biri de asgari geçim indirimidir. Asgari Geçim İndirimi medeni duruma göre ve çocuk sayısına göre değişiklik gösteren 16 yaşından büyük tüm çalışanların asgari geçimini sağlayacak kısmının toplam gelirinden çıkarılmasıyla vergi dışı bırakılmasıdır. AGİ, işçiye işveren tarafından devlet adına ödenir ve işverenin gelir vergisinden düşülmektedir. 2021 yılında uygulanacak Asgari Geçim İndirimi Tablosu da aşağıdaki gibidir. Medeni Durum      Agi Tutarı Aylık Toplam Tutar AGİ Dahil Asgari Ücret (Bekar)     268,31   2.825,90 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışmayan)     321,98   2.879,57 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışmayan 1 çocuklu)     362,22   2.919,81 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışmayan 2 çocuklu)     402,47   2.960,06 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışmayan 3 çocuklu)     456,13   3.013,72 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışmayan 4 çocuklu)     456,13   3.013,72 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışmayan 5 çocuklu)     456,13   3.013,72 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışan)     268,31   2.825,90 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışan 1 çocuklu)     308,56   2.866,15 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışan 2 çocuklu)     348,81   2.906,40 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışan 3 çocuklu)     402,47   2.960,06 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışan 4 çocuklu)     429,30   2.986,89 TL AGİ Dahil Asgari Ücret (Evli eşi çalışan 5 çocuklu)     456,13   3.013,72 TL   Gelir vergisi kanununda gelir vergisi: Gerçek kişilerin gelirleri gelir vergisine tâbidir. Gelir bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarıdır. Şeklinde tanımlanmıştır. Buradaki safi tutar giderleri düşüldükten sonra kalan tutar yani kar ı ifade etmektedir. Ancak asgari ücrette gider hiç hesaba katılmadan vergi hesaplanmakta ve kanunun özüne uygun bir hesaplama yapılmamaktadır. Gelir vergisi artan oranlı bir vergidir ve brüt gelirin yükselmesi durumunda %15 den başlayarak %35 kadar çıkmaktadır. Kurumların vergilendirdiği Kurumlar Vergisi ise artan oranlı değil ve %22 sabit oranlıdır. Gelir adaletsizliğindeki ana gerekçenin kaynağını bu durum oluşturmaktadır. Dileğimiz asgari ücretten vergi kesilmemesidir. Bu mümkün değilse dahi gelir vergisi dilimlerinin matrahlarının yükseltmesi ve en yüksek oran olarak %22 baz alınması bu durumda gelir adaletinin gerçekleşmesinde önemli rol oynayacaktır. Çalışan insanların gelirlerinin yükselmesi refah seviyesinin artması demektir. Devletlerin vatandaşlarına verebileceği en büyük hizmet refah seviyelerini yükseltmektir. Sağlıcakla kalın.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NEDEN ARAP FETHİ?</title>
<link>https://kiostv.net/neden-arap-fethi-28345</link>
<guid>https://kiostv.net/neden-arap-fethi-28345</guid>
<description><![CDATA[ HAYATIMIZA NEŞE KATAN,GÜLÜMSETEN RENKLİ İNSANLAR.. Onlar bizlere her zaman canlı, taptaze, ölümsüz anılar bırakarak göçerler aramızdan.Ve biz onları hiç unutmayız. Tıpkı şarkıdaki gibi!! “Yıllar geçse de üstünden, bu (Gemlik) seni unutur mu?” Bizde unutmadık rahmetli Fethi Kalkan’ı.. Herkes onu ARAP FETHİ olarak bilirdi. Eskiden Gemlik’de herkes birbirini lakaplar ile tanırdı. NEDEN ARAP FETHİ? Rahmetli abisi Adem Kalkan’ın kızı Hülya Kalkan; ailesi ile ilgili yaptığım (gazetede yayınlanacak) röpörtajında şöyle anlatıyor. Dedemler mübadelede Preveze’den gelmiş. En büyük halam geldiğinde 2 yaşındaymış. Babam ve amcamlar Gemlik’de doğmuş. Dedemin erkek kardeşi Hüseyin Arabistan’da askerlik yapmış, orada ölmüş ve gömülmüş. Dedem Manav Yakup’a çok esmer... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc36a3ac.jpg" length="88486" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Feb 2021 00:44:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>arap fethi, gemlik, reyhan çorum</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>HAYATIMIZA NEŞE KATAN,GÜLÜMSETEN RENKLİ İNSANLAR.. Onlar bizlere her zaman canlı, taptaze, ölümsüz anılar bırakarak göçerler aramızdan.Ve biz onları hiç unutmayız. Tıpkı şarkıdaki gibi!! “Yıllar geçse de üstünden, bu (Gemlik) seni unutur mu?” Bizde unutmadık rahmetli Fethi Kalkan’ı.. Herkes onu ARAP FETHİ olarak bilirdi. Eskiden Gemlik’de herkes birbirini lakaplar ile tanırdı. NEDEN ARAP FETHİ? Rahmetli abisi Adem Kalkan’ın kızı Hülya Kalkan; ailesi ile ilgili yaptığım (gazetede yayınlanacak) röpörtajında şöyle anlatıyor. Dedemler mübadelede Preveze’den gelmiş. En büyük halam geldiğinde 2 yaşındaymış. Babam ve amcamlar Gemlik’de doğmuş. Dedemin erkek kardeşi Hüseyin Arabistan’da askerlik yapmış, orada ölmüş ve gömülmüş. Dedem Manav Yakup’a çok esmer olduğu için Arap Yakup derlermiş. Bu lakap esmer olan amcama da miras kalmış. Fethi Kalkan’ı yakından tanıdığım zamanlar.. Her ikimizde esnaftık.1995 yıllarında benim Balıkpazarı 1. caddede eşofman sattığım iş yerim vardı, Fethi Kalkan’da 1.kordonun(Avcı Gazinosu’nun olduğu yerler) sonunda seyyar ayakkabı satardı. Yüncü dükkanlarını kaparak ayakkabıcılığa başladığı zamanlardı. Selamlaşır konuşurduk; daha doğrusu dükkanımın önünden her geçtiğinde, ”İki esnaf dertleşirdik esnaflık üzerine” desem daha doğru olacak. Sanırım pek kimseye sıkıntısını yansıtmaz, neşe ve canlılık ile insanlara güler yüzle hizmet ederdi.. Sahile dizerdi kutu kutu ayakkabıları, bir kısmını da dökerdi yerlere. Başlardı “VİVA VİVA” diye bağırmaya. Bütün hanımlar beyler toplanırdı başına. Şunu da ver, bu da olsun, şu numara, şu renk var mı diye kapış kapış satılırdı ayakkabılar. Çok para kazandı mı? Sanmam. Kolay değildir insanlarla uğraşmak, sabır işidir esnaflık. Onun hakkında yazılanlara geçmeden önce oğlu Levent Kalkan ile görüştüm.. Babası kadar annesi de Gemlik’in meşhur bir terzisiydi. Sunğipek Fabrikası mensupları ve Gemlik’in hanımları ona dikiş diktirmek için sıraya girerdi. Bildiğim kadarı ile kendi gelinliğini de dikmişti. Eski terziler gelinlikler, dopiyesler, ceketler, mantolar her şeyi özenle dikerlerdi. FETHİ KALKAN KİMDİR? Doğum Tarihi : 1932 Ölüm Tarihi : 2005 Ölüm Sebebi : Mesane Kanseri Eşi : Sevim Kalkan Çocukları : Levent, Bülent, Cüneyt , Haydar Cenan olmak üzere 4 çocuk babasıdır. Meslek : Sunğipek Fabrikası işçi-emekli , el örgüleri satıcılığı, ayakkabı satıcılığı.   Yaşam Öyküsü : Bursa ili Gemlik ilçesinde; 1 erkek, 3 kız kardeşten sonra beşinci çocuk olarak doğmuştur. Babası Gemlik’de manav, annesi ev hanımıdır. Abisi ile birlikte Sunğipek Fabrikasın’da çalışmıştır.1961 yılında Sevim Kalkan ile evlenmiştir.1976 yılında Sunğipek Fabrikası’ndan emekli olduktan sonra; emekleri ile bizzat kendi çalışarak ailesinin geleceği adına, şu an halen Çukurbahçe’de bulunan 3 katlı evinin inşaatını tamamlamıştır. Emekli olduktan sonra ticari hayata atılmış, önceleri branda üstünde sokak sokak gezerek, örgü yünü satarak hem Gemlik’in sevgisini kazanmış hem de ailesinin geçimini sağlamıştır. Daha sonra çalışkanlığı ile Gemlik’te toplam 4 ayrı yerde yüncü dükkanı açarak ticaretine devam etmiştir. Ticarette insanlara olan güveni doğrultusunda her söyleneni doğru olarak kabul eden bir kişiliğe sahip olduğu için, alacak verecek konularından yüncülük mesleğini yürütememiş ve bırakmıştır. Çalışmayı çok seven, insanlarla diyaloğu çok seven bir kişi doğal olarak çalışmadan duramazdı. Buna mütakip ayakkabıcılık sektöründe seyyar satıcı olarak çalışmaya devam etmiştir. Sunğipek Fabrikası’ndan emekli olduğu 1976 yılından vefat ettiği 2005 yılına kadar; 29 yıl hiç durmadan çalışan, Gemlik’in sevilen yüzü, dürüst insanı, kendinde ne varsa paylaşmayı bilen, parası var yada yok istendiğinde elinde avucunda ne varsa veren bir insandı Fethi KALKAN.. Eşi Sevim Kalkan : Eşine destek olmak hayatı paylaşmak adına evlendiği günden ta ki gözleri bozulup dikiş dikemez hale gelene kadar; Gemlik’te bayanlara dikiş dikmiştir ve kendisi Gemlik’in sayılı terzilerinden biri olmuş, verdiği sözlerin arkasında durma özelliği , kişiliği ile Gemlik’de ayrı bir yer edinmiştir.4 çocuğunu da bu iş yükü arasında doğru bir şekilde eğiterek özenle büyütmüştür. Kendisi halen İzmir’de çocuklarının yanındadır. Çocukları: Babalarından ve annelerinden aldıkları dürüstlük, insan sevgisi ile büyümüş ve onlardan aldıkları özgüvenle kendilerini yetiştirmişlerdir. Halen Levent, Bülent , Haydar Cenan Kalkan; İzmir’de kurdukları Türkiye’nin önde gelen ve ilk 10’nunda bulunan turizm seyahat acentası olan Oteldenal Tur. Tic.Ltd.Şirketi’nin başındadırlar. Cüneyt Kalkan ise kurduğu fabrika ile tüm dünyaya ticari makinelerinin üretimini ve ihracatını yapmaktadır. Çocuklarının bu başarılarının arkasında bir dev olan; onlara özgüveni, çalışmayı, insanları sevmeyi, yardımseverliği aşılayan anne ve babaları olmuş, onlarda her zaman onların izinden yürümekte ve yürümeye devam etmektedirler. KİMLER NELER YAZMIŞ ? ANILARA YOLCULUK’A... Tuğal KÖSEMEN.. Biz ailece çok iyi görüşürdük. Taaa çocukluğumdan itibaren; her hafta sonu ya onların evinde ya da bizim evimizde yemekli görüşürdük. Yakup amcanın oğulları Adem abi ve Fethi abi Sunğipek’te laboratuvarda babamla birlikte çalışıyorlardı. Adem abi ve kardeşi Fethi abi laboranttılar. Diğer kardeşleri Feriha abla büküm terbiyede çalışıyordu. Rahmetli Yakup amcanın dükkanı Balıkpazarı’nda evlerine çok yakındı. Yakup amca çok beyefendi ve kibar, ender bir insandı. Hanımı Hayret Hanım teyze de öyleydi. Nur içinde yatsınlar. Adem Murat YILMAM. Ben çocukken Lise Caddesi’nin Askerlik Şubesi civarı çocukları olarak sahile indiğimizde, ya maç yapmaya giderken ya da denize kaçarken görürdük amcamızı.. Fethi amcanın satış yaparken ki tiyatral performansı bana her zaman büyüleyici gelmisti. Müthiş bir insandı. Yaşamımda bana ilham veren birkaç önemli kişiden biriydi. Gemlik’te sanat ile ilgili çok şey yoktu ama Fethi amca gibi karakterler icra ettikleri işlerini bir sanatçının ruh hali içerisinde yapıyorlardı. Onları seyretmek ve dinlemek bambaşka bir yolculuktu, çocuk gözlerimde ve kulaklarımda, insanın ufkunu açan Gemlikliler’den biriydi. Kime sordum, kimden dinlediysem Arap Fethi’yi, güzel sözlerle andılar. Kimi çalışkanlığından, kimi sanki bir aktör gibi işini istekle ve sanatla yapmasından, kimi insanlığından, kimi eli açıklığından, konuşkanlığından, iyi bir komşu, baba, eş olmasından bahsedecek kadar iyi tanıyor onu. Ekmeğini taştan çıkarırken ihtiyacı olanın ayaklarını ısıtmış, yünler vermiş örüp ısınsınlar diye. Gelen hiç kimseyi boş çevirmemiş, parası olanın da olmayanın da ihtiyacını karşılarmış. Bunları emekli maaşını yatırarak aldığı mallar ile yapmış. Güzel izler bırakmış, gönülleri fethetmiş sevgi ve özlemle anılan biriydi FETHİ KALKAN. Gönlü zengin olan bu güzel insanın, makamı da zengin olsun, nurlarda uyusun... Başta bana aile fotoğraflarını ve babası ile ilgili bilgileri gönderen Levent Kalkan ve kardeşlerine, eşi Sevim Kalkan Hanım’a, yorumları ile değer katan Anılarda Yaşarken Gemlik ailesine, Kios Dergisi ve Serkan Kaynar’a teşekkürlerimle.. REYHAN ÇORUM.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>GÜNDEM</title>
<link>https://kiostv.net/gundem-28344</link>
<guid>https://kiostv.net/gundem-28344</guid>
<description><![CDATA[ Ben kaliteli bir köşe yazarı olmayabilirim, ama iyi konuşabilirim. Ancak konuştuklarımı yazıya dökerken biraz zorlanıyorum. Kızdığım bir konuya konuşur gibi yazmak aslında benim için kendi cümlelerimi kullanarak daha kolay oluyor. Cümlenin sonuna iki kelime bir küfür yerleştirdim mi süper oluyor, ama öyle de olmuyor işte. Neyse yazıya giriş yapmak hep zor oluyor benim için. Bugün 18 Şubat 2021 saat 08:40 ofisimdeyim, açıkçası sabahları beynim boş iken yazmak biraz daha kolay oluyor benim için. Yüzyılda bir gelen bir afet, bir bela ile tüm dünyanın uğraşı devam ediyor. Covid-19 laneti hayatımızdan yaşama sevincimizi, gayretimizi, gülen yüzlerimizi çalmaya devam ediyor. Eksiliyor günlerimiz o... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc272abc.jpg" length="77947" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Feb 2021 00:44:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>covid-19, gemlik, köşe yazısı, serkan kaynar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ben kaliteli bir köşe yazarı olmayabilirim, ama iyi konuşabilirim. Ancak konuştuklarımı yazıya dökerken biraz zorlanıyorum. Kızdığım bir konuya konuşur gibi yazmak aslında benim için kendi cümlelerimi kullanarak daha kolay oluyor. Cümlenin sonuna iki kelime bir küfür yerleştirdim mi süper oluyor, ama öyle de olmuyor işte. Neyse yazıya giriş yapmak hep zor oluyor benim için. Bugün 18 Şubat 2021 saat 08:40 ofisimdeyim, açıkçası sabahları beynim boş iken yazmak biraz daha kolay oluyor benim için. Yüzyılda bir gelen bir afet, bir bela ile tüm dünyanın uğraşı devam ediyor. Covid-19 laneti hayatımızdan yaşama sevincimizi, gayretimizi, gülen yüzlerimizi çalmaya devam ediyor. Eksiliyor günlerimiz o kısacık hayatlarımızdan. Ofisimin camlarından Gemlik’e bakıyorum her yer bembeyaz. Bu beyaz örtü her yeri örtse, bu virüs de ölse diye geçiriyorum içimden çocuk kafasıyla belki de. Acaba eskiye dönebilecek miyiz diye geçiriyorum içimden; aile sohbetleri, dost meclisleri gelebilecek miyiz yine bir araya. Şüphesiz, korkusuz, samimi masalarda oturabilecek miyiz yine kol kola, yanak yanağa ne dersiniz sizce olabilecek mi? Çok üzülüyorum çocuklara, mal gibi hissediyorum kendimi diyen okuluna gidememiş üniversiteli gençler, ellerinden telefon düşürmeyen, ekrana bakıp bakıp kendi kendine konuşan liseliler, tam gelişme çağında olan, tam işlenmesi gerektiği dönemde ellerinde tablet ve telefon abuk subuk videoları izleyen daha da küçük yavrularımız. Eğitim anlamında bu belanın verdiği zarar kaç yılda geri getirilir, zararı kaç yılda karşılanır tahmin edemiyorum ama tahmin edebilecek, önlemini alabilecek bir Milli Eğitim Bakanlığı hayal ediyorum. Zaten kör topal aksak ekonomiyi de açarsak bu yazı bitmez. Gemlik’i mi soruyorsun değerli okur, tabi tabi onu da yazayım kısaca size. Allah’ın yıllardır vermediği 4cm kar kriz yaşattı Gemlik’te her zaman olduğu gibi. Olduydu olmadıydı, yettiydi yetmediydi konuşuluyor Gemlik sosyal medyasında. Sanki tuzlama işini Belediye Başkanı yapıyormuş gibi, Belediye Başkanı nerede diye sorgulayanlar bile oldu. İzledim, okudum güldüm de güldüm. Kriz yaşamaya alışmışız kanımızda zehir olmadan rahat edemiyoruz. Kriz bizim yaşam standartlarımızın içinde 1 numaraya yükselmiş maalesef. Ekmeğe de girelim mi acaba? Yok yok girmeyelim! Girelim mi? Allah Allah kararsız kaldım bak! Bir diyorum girelim konuşalım diye, bir vazgeçiyorum boşver girmeyelim diye. Çok kararsız kaldım bak değerli okur. Gireyimmi girmeyeyim mi? İşte tam da böyle oldu ekmek meselesi. Krizsever bir toplum olduk derken arıyoruz kendimize oyalanacak bir şeyler. Ekmek de böyle oldu işte, ama size teknik anlamda şöyle böyle oldu, süreç böyle gelişti diye anlatıp sizleri yormayacağım. Ekmeğe zam geldi netice bu işte ama müsaade buyurursanız, özür dileyerek konuyu bir cümle ile özetlemek istiyorum. “İşini bilmedik çavuşlar, döner kıçını avuçlar.” Saygılarımla.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ENGELLİ  BİREYLERİN  İSTİHDAMI</title>
<link>https://kiostv.net/engelli-bireylerin-istihdami-28343</link>
<guid>https://kiostv.net/engelli-bireylerin-istihdami-28343</guid>
<description><![CDATA[ ENGELLİ BİREYLERİN İSTİHDAMI Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) 1981 yılında yayınladığı bildirgeye göre Engellilik kavramı kısaca; kişinin yaş, cinsiyet, sosyal ve kültürel düzeyine göre normal kabul edilen yaşam gereklerini yerine getirememesidir. Engelli bireylerin toplum yaşamının yanında, çalışma yaşamında da yerlerini almaları onların kendilerini toplumun bir parçası olarak görmelerini sağlamaktadır. Bu açıdan engelli bireyler çalışma yaşamına adım attıklarında toplumla bütünleşme açısından da bir adım atmış olmaktadırlar. Engel durumuna göre tüm vücut fonksiyon kayıplarının en az %40’ından yoksun olduklarını, yetkili sağlık kuruluşlarından alacakları engelli sağlık kurulu raporu ile belgeleyen bireyler “engelli” statüsünde İŞKUR’a kayıt yaptırabilirler. Meslekte çalışma güç kaybı oranı vb. oranlar dikkate... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc176904.jpg" length="76924" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 19 Feb 2021 00:44:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>bireyler, engelli, hamdi ünlü, köşe yazısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ENGELLİ BİREYLERİN İSTİHDAMI Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) 1981 yılında yayınladığı bildirgeye göre Engellilik kavramı kısaca; kişinin yaş, cinsiyet, sosyal ve kültürel düzeyine göre normal kabul edilen yaşam gereklerini yerine getirememesidir. Engelli bireylerin toplum yaşamının yanında, çalışma yaşamında da yerlerini almaları onların kendilerini toplumun bir parçası olarak görmelerini sağlamaktadır. Bu açıdan engelli bireyler çalışma yaşamına adım attıklarında toplumla bütünleşme açısından da bir adım atmış olmaktadırlar. Engel durumuna göre tüm vücut fonksiyon kayıplarının en az %40’ından yoksun olduklarını, yetkili sağlık kuruluşlarından alacakları engelli sağlık kurulu raporu ile belgeleyen bireyler “engelli” statüsünde İŞKUR’a kayıt yaptırabilirler. Meslekte çalışma güç kaybı oranı vb. oranlar dikkate alınmamakta olup tüm vücut fonksiyon kaybı oranına bakılmaktadır. Engelli sağlık raporunda çalışamaz ifadesi yer alıyorsa kişinin engelli kaydı yapılmamaktadır. Türkiye’de engellilerin işçi olarak istihdamı, 4857 sayılı İş Kanununun 30 uncu maddesinde öngörülen kota sistemi ile sağlanmaya çalışılmaktadır. 4857 sayılı İş Kanununun 30 uncu maddesinde öngörülen kota sistemi kapsamında; • 50 veya daha fazla işçi(tarım ve orman işletmelerinde 51 veya daha fazla) çalıştırdıkları; • Özel sektör işyerlerinde % 3 engelli, • Kamu işyerlerinde ise % 4 engelli, (Kamu işyerlerinde engelli istihdamında EKPSS puanı gerekmektedir.) İşverenlerin engelli işçileri meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlü olmaları nedeniyle, işverenin talebine şartları tutarak başvuru yapan ve görüşmeye gelen engellileri işverenin uygun bulmayarak işe almaması veya engelli kontenjan açığı için talep vermeyerek yükümlülüğünü yerine getirmemesi durumunda ise işverene 4857 sayılı İş Kanununun 101.inci maddesine istinaden çalıştırmadığı her engelli ve çalıştırmadığı her ay için İŞKUR tarafından idari para cezası uygulanmaktadır. Kamu kuruluşları da bu para cezasından hiçbir şekilde muaf tutulmamaktadır. İdari yaptırımların yanında engelli istihdamını artırmak için devlet İstihdam Teşvikleri de uygulamaktadır. Özel sektör işverenlerinin çalıştırdıkları her bir engelli için asgari ücret düzeyindeki sosyal güvenlik primi işveren paylarının tamamı Hazinece karşılanmaktadır. Bu kapsamda dikkat edilmesi gereken engelli çalıştırma yükümlülüğü olmayan işverenlerde aynı teşvik kapsamında Sigorta Prim Desteğinden yararlandırılmasıdır. Engelli işçi çalıştırmadığı için işverenlerden tahsil edilen ceza paraları; engellilerin kendi işini kurmaları, engellinin iş bulmasını sağlayacak destek teknolojileri, engellinin işe yerleştirilmesi, işe ve işyerine uyumunun sağlanması ve bu gibi projelerde kullanılmaktadır.Kendi İşini Kurma Hibe Desteği İŞKUR’a kayıtlı olmak ve 18 yaşını tamamlamış olmak, Bedensel, zihinsel, ruhsal, duygusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerle kaybetmesi nedeniyle işgücünün en az % 40’ından yoksun olduğunu “Engellilere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları” ile belgelendirebilmek, Hangi sebeple olursa olsun emekli olmamak, Kendi üzerine aktif olarak kayıtlı işyeri/işletme olmamak, (Proje başvuru rehberi yayım tarihi itibari ile proje konusu meslekte vergi kaydı ve son bir yıl içerisinde terk mükellefi olmamak), İşyerinin kurulacağı il sınırları içinde ikamet etmek,Girişimcilik eğitim programı sertifikasına sahip olmak, Kurulacak iş ile ilgili başka mevzuatlarda aranılan diploma, sertifika, izin vb. belgelere sahip olmak ve aranılan diğer şartlara haiz olmak, Kendisine vasi tayini yapılmamış olmak, Herhangi bir icra dosyası bulunmamak. (Komisyon tarafından kabul edilen projelerin sözleşme imzası öncesinde https://www.turkiye.gov.tr/adalet-icra-dosyasi-sorgulama adresinden kişinin icra dosyasının olup olmadığı sorgulamasının yapılması gerekmektedir.) Engelli kişilerin İŞKUR internet sitesinin duyurular bölümünde yayınlanan başvuru rehberine göre hazırlayacakları ve üretime katkıda bulunarak öncelikle kendi geçimlerini sağlamak sonra da yeni istihdamlara aracılık etmelerini temin etmek amacıyla Komisyona sunacakları projelerde; Kuruluş İşlemleri Desteği: İşyeri kuruluşu için yapılan resmi işlemler, onaylar, izinler, ruhsatlar ve sigorta gibi masraflar için belge karşılığı olmak üzere en fazla 5.000 TL, İşletme Gideri Desteği: Sözleşme imza tarihinden sonra 12 ay süre ile belge karşılığı olarak işletme giderlerinin (su, elektrik, iletişim, ısınma, tanıtım ve kira) en fazla % 60’ını geçmeyecek şekilde yıllık toplamda en fazla 15.000 TL Kuruluş desteği: Sözleşme imza tarihinden itibaren 12 ay boyunca belge karşılığı olmak üzere işletmenin temel faaliyet alanı ile ilgili makine, teçhizat, yazılım, donanım, ara madde, sarf malzeme, ofis malzemesi gibi maliyetler için vergiler dâhil en fazla 45.000 TL destek sağlanmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İŞBAŞI EĞİTİM PROGRAMI</title>
<link>https://kiostv.net/isbasi-egitim-programi-28347</link>
<guid>https://kiostv.net/isbasi-egitim-programi-28347</guid>
<description><![CDATA[ İŞBAŞI EĞİTİM PROGRAMI Hamdi Ünlü İş ve Meslek Danışmanı Ülkemizin ekonomik anlamda gelişmesi açısından en önemli faktör insan gücüdür. İnsan gücünün eğitimli ve vasıflı olması, işgücü piyasasında iş tatmininin sağlanmasına ve verilen hizmet kalitesinin artmasını sağlamaktadır. Bu noktada istihdam piyasasında yaşanan en önemli sorunlardan biri işgücüne katılanların eğitimsiz olmasıdır. İşsizlik üzerine yapılan birçok araştırmada işverenlerin personel temininde güçlük çektiği ortaya çıkmıştır. Bunun da başlıca nedenleri adaylardaki mesleksizlik ve mesleki tecrübe eksikliğidir. Bu eksikliği gidermek için istihdam politikalarının uygulanmasında yetkili kurum olan İŞKUR İşbaşı Eğitim Programı düzenlemektedir. İşbaşı eğitim programı; nitelikli işgücü temin etmekte zorlanan işverenlere işe alacakları kişileri işyerinde belli... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc5498d5.jpg" length="72597" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 19 Jan 2021 00:44:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>eğitim, hamdi ünlü, işbaşı, köşe yazısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İŞBAŞI EĞİTİM PROGRAMI Hamdi Ünlü İş ve Meslek Danışmanı Ülkemizin ekonomik anlamda gelişmesi açısından en önemli faktör insan gücüdür. İnsan gücünün eğitimli ve vasıflı olması, işgücü piyasasında iş tatmininin sağlanmasına ve verilen hizmet kalitesinin artmasını sağlamaktadır. Bu noktada istihdam piyasasında yaşanan en önemli sorunlardan biri işgücüne katılanların eğitimsiz olmasıdır. İşsizlik üzerine yapılan birçok araştırmada işverenlerin personel temininde güçlük çektiği ortaya çıkmıştır. Bunun da başlıca nedenleri adaylardaki mesleksizlik ve mesleki tecrübe eksikliğidir. Bu eksikliği gidermek için istihdam politikalarının uygulanmasında yetkili kurum olan İŞKUR İşbaşı Eğitim Programı düzenlemektedir. İşbaşı eğitim programı; nitelikli işgücü temin etmekte zorlanan işverenlere işe alacakları kişileri işyerinde belli bir süre gözlemleyerek ve eğitim vererek kişiler hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olma ve işe alma konusunda isabetli bir karar verme imkânı sunmaktadır. Bu sayede işverenler ihtiyaç duydukları işgücünü herhangi bir maliyete katlanma zorunluluğu bulunmadan kendileri yetiştirme imkânına kavuşmakta ve doğru işçi bulma olanağı elde etmektedirler. Ayrıca program sonrasında işverenler İstihdam Teşviklerinden yararlanarak istihdam maliyetlerini düşürmektedirler. İşverenler istedikleri vasıftaki katılımcı adayını kendileri bulabilecekleri gibi İŞKUR’dan da kendilerine katılımcı adayı bulunmasını talep edebilmektedirler. İşbaşı eğitim programı en az 2 sigortalı çalışanı bulunan ve Kuruma kayıtlı olan tüm işyerlerinde uygulanabilmektedir. Kamu kurumu olmayan, kamu kurumu teşkilatı içerisinde yer almayan, kısa çalışma ödeneğinden ve ücret garanti fonundan yararlanmayan tüm işverenler programa başvurabilmektedirler. İşbaşı Eğitim Programı; günde en az 5 en fazla 8 saat olmak üzere ve haftada 6 günü ve 45 saati geçmeyecek şekilde düzenlenmektedir. İşbaşı eğitim programı bilişim ve imalat sektörlerindeki işyeri ve mesleklerde en fazla 6 ay, muhabirlik ile ilgili mesleklerde en fazla 9 ay, tehlikeli ve çok tehlikeli mesleklerde MEB Hayat Boyu Öğrenme Modüllerinin asgari süresinden az olmayacak şekilde ve diğer sektörlerde ise en fazla 3 ay uygulanmaktadır. Siber güvenlik, bulut bilişim, oyun geliştirme uzmanı ve kodlama gibi çağımızın ve geleceğin meslekleri olarak görülen alanlarda düzenlenecek olan işbaşı eğitim programlarına katılan 18-29 yaş arası gençler için 9 aya kadar işbaşı eğitim programı düzenlenebilmektedir. Program süresince katılımcılara günlük zaruri gider ödenmekte, Genel Sağlık Sigortası primleri,İş kazası ve Meslek hastalığı sigortası primleri İŞKUR tarafından işbaşı eğitim programı süresince karşılanmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>MEHDİ UÇTU KİMDİR?</title>
<link>https://kiostv.net/mehdi-uctu-kimdir-28348</link>
<guid>https://kiostv.net/mehdi-uctu-kimdir-28348</guid>
<description><![CDATA[ MEHDİ UÇTU KİMDİR? Bu şekilde onu çok az kişi tanır ama; FISTIKÇI MEHDİ desem,hemen aklınıza bembeyaz giysileri,camekanlı seyyar kestane yada fıstık sattığı tezgahı ile aklınıza geliverir.. ERBABI BİLİR sözü onun dilinden herkesin anladığı şekilde gelirdi kulağımıza.“ Erbaaabiliiirrr”Diye anlayan da var,Mehdi amca sokakta bağırırken “Tazeaptük”Diye bağırırdı diyen de.. Hakkında yazılmış yorumlar, yazılar,kimi doğru,kimi kulaktan dolma.En güzeli onu ailesinden birinden dinlemek. Şeyme Uçtu hanım; babası ile kardeş çocuğu olan Mehdi amcasını anlattı.. Babaannem anlatırdı;Dedem ile abisi Arnavutluk’tan birlikte gelmişler.Mehdi amcam babamdan yaşça daha büyükmüş.Babam 33 doğumluydu,Mehdi amcam da 25 doğumlu olabilir.Ailemiz hakiki Arnavut.Aslında kardeş çocukları ama öz amcam gibiydi.Annem onların işlerine yardımcı... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc63875f.jpg" length="88741" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 18 Jan 2021 00:44:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>gemlik, kimdir, mehdi uçtu, reyhan çorum</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>MEHDİ UÇTU KİMDİR? Bu şekilde onu çok az kişi tanır ama; FISTIKÇI MEHDİ desem,hemen aklınıza bembeyaz giysileri,camekanlı seyyar kestane yada fıstık sattığı tezgahı ile aklınıza geliverir.. ERBABI BİLİR sözü onun dilinden herkesin anladığı şekilde gelirdi kulağımıza.“ Erbaaabiliiirrr”Diye anlayan da var,Mehdi amca sokakta bağırırken “Tazeaptük”Diye bağırırdı diyen de.. Hakkında yazılmış yorumlar, yazılar,kimi doğru,kimi kulaktan dolma.En güzeli onu ailesinden birinden dinlemek. Şeyme Uçtu hanım; babası ile kardeş çocuğu olan Mehdi amcasını anlattı.. Babaannem anlatırdı;Dedem ile abisi Arnavutluk’tan birlikte gelmişler.Mehdi amcam babamdan yaşça daha büyükmüş.Babam 33 doğumluydu,Mehdi amcam da 25 doğumlu olabilir.Ailemiz hakiki Arnavut.Aslında kardeş çocukları ama öz amcam gibiydi.Annem onların işlerine yardımcı olur,Mehdi Amcamın kıyafetlerini yıkar,ütüler,o da tertemiz giyinirdi... Yeni Mahalle’de yıkık dökük evleri vardı.İki kardeştiler.Kardeşi Veysel,anacığı ve yengemle birlikte yaşardı.Yengem yatalaktı,önce ona bebekler gibi bakardı ama anlaşamadılar boşandılar.Amcam ne kadar temiz titizse,eşi de tam aksiydi. Bir üvey oğlu vardı,evlenerek yurt dışına gitti,Almanya’da yaşardı.Ölünce babasının cenazesine bile gelmedi. Amcam çok temiz,titiz,kalbi de,yüreği de güzel bir insandı.Kimseye zararı olmayan bir garibandı.Herkes onu sever sayardı.Biraz da sinirliydi.Malum Arnavutların damarlı olduğu söylenir.. Kardeşi Veysel bir çitlikte çalışıyordu.Bir kızı sevmiş vermemişler,sonradan hastalandı.Önce öyle değildi.Aklını bu aşk yüzünden oynatmış.Veysel amcamın matematiği cok kuvvetliydi,bize ilkokul ,ortaokul’da matematik derslerimizde hep yardım ediyordu, yüreği güzel insanlardı. Amcam kardeşi ile hiç anlaşamaz kızardı ama hiç kini yoktu.O’na da,annesine de o baktı.Yengemi çocuklar kızdırırdı,çocuklara taş atardı,korkar kaçarlardı. Onlara bizden başka sahip çıkan olmadı.Her zaman amcam olduğu için gurur duyardım.Yazları küçücük camekanı ,bembeyaz kıyafeti ile fıstık,çekirdek satardı. Kışın kestaneyi kaynattığı büyük bakırdan bir kazanı vardı. Gazete kağıdından yapılmış külahlara doldururdu kabuklu fıstık ve kestaneleri,iskele de,esnafları dolaşarak elindekilerini tüketmeye bakardı.Sık sık da fıstık diye bağırırdı.Onun o bağırması meşhurdu. Bize de uğrar”Bir ihtiyacınız var mı?”Diye sorardı.Çünkü bizler de garibanlıkla büyüdük. Amcam evde kalp krizi geçirerek rahmetli oldu.(2010) Bir kaç kişinin anlattıklarına da yer verirsek onu daha iyi tanıyabiliriz.... Bakalım neler anlatmışlar? Anılar diyelim!!! Tuğal Kösemen. Ben fıstıkçı Mehdi’yi İlkokula başladığım yıllarda 1949-50 yıllarında tanıdım.Yaz aylarında fıstık satar,kış aylarında ise boynunda asılmış sele içinde haşlanmış kestane satardı.Kestane satarken ona özel bir satış sloganı vardı.”Çongaranın kestanesi-okka çeker beş tanesi” Diye hem bağırır ve hemde boynunda sele yürürdü.Tanıdığım yıllarda fıstığı da,kestaneyi de boynuna astığı sele içinde,küçük kese kağıtları ile satardı.Tanıdığım çok çalışkan insanlardan birisiydi.Mekanı cennet olsun. Ali Türen Yıllarca komşuluk yaptık. Rahmetli Hano teyze Fıstıkçı Mehdi’nin annesiydi.Gerçek ismi Hanife idi.Herkes ona Hano teyze derdi. Onun bakımını kardeşi Veysel abi yapardı.Mehdi amca evin geçimini sağlar,Veysel abide annesine bakar ev işlerini yapardı. Hano teyze herkese hep Mehdi amcayı sorardı.”Mehdi nerde? “... Komşular”Ne yapacan Mehdi’yi ,senin bakımını Veysel yapıyor, onu niye sormuyorsun”Diyerek, tatlı sert şakayla karışık azarlarlardı. Hano teyze son zamanlarında iyice yaşladığından çocuklara taş atmaya başlamıştı. O taşlardan bir kere bende nasibimi almıştım. Anneannem Hano teyzeye kızmıştı. Şimdi Ananem de; Hano teyzede,Mehdi amcada,kardeşi Veysel’de hepsi rahmetli oldu. O yıllarda fakirlik çoktu ama insanlık ve komşuluk vardı. Bir gün Mehdi amca bana üzerinde kendi resmi olan Gemlik kartpostalını gururla gösterdi. Bir de kendisinin adı geçen bir yerel gazetenin yazısını.Gemlik’e mal olmanın haklı gururunu hayattayken tattı.Allah rahmet eylesin. Yunus Kardeştuncer Gemlik Rotary Kulübü olarak 1999-2000 döneminde mesleklerinde diğerlerine örnek olarak gösterilebilecek meslek sahiplerine verilen, Meslek Hizmet ödülünü oy çokluğu ile alınan karar sonucu kendisine takdim etmiştik..O dönem başkanı olarak o ödülün verilmesinden büyük onur duymuştum.. TC Canan Bölük 12 Eylül 1980 öncesi adı 27 Mayıs olan İlkokul’umdan evime giderken Mehdi amcaya imrenirdim.Bembeyaz ayakkabıları,çorapları,pantalonu,gömleği,beline bağladığı önlüğü,sapkası ile onu TC Ziraat Bankası önünde gördüğümde,”Nasıl bu kadar tertemiz durabiliyor?”Derdim. Babür Balcı Bembeyaz kıyafeti ile satış yapması karakterinin de aynasıydı bence.Gıda maddesi satanların hijyen olması gerektiğini kıyafetiyle anlatıyordu.Satış sloganı da;”’Taze fıstık ,erbabı bilir’’.Kestane satarken de;’’Hakiki Benli kestanesi’’İdi.Karakteri de çok temizdi.Gemlik’in renkli simalarından birisiydi. Ali İhsan Erdem Çok iyi tanırdım komşumuzdu.Ara sıra ona pantolon falan dikerdi annem.Pantolonun parasını alırken cebinden tomarla para çıktığını görünce şaşırırdım.Kendi kedime derdim ki;”Bu kadar parası olan biri, eski evde neden yaşar?”. Babamla şakalaşırlardı,babama derdi ki;”Fıstıklı’ya fıstık toplamaya yürü Belediyeci”.Kışın kestane sattığı için babam da ona” Sen Benni’ye yürü kestane toplamaya”Derdi. Salih Ertan Özkardeş Camdan çerez kutusu vardı.Onun camına 25 kuruş ile tık tık yapardı.Tuzlu fıstık ve kabak çekirdeği yerdik.”Hep zarar,hep zarar “Derdi”. Sureyya Üzmezler Hadi bakalım bir anıda benden..... Mehdi amcanın en meşhur sloganlarından biride erbabibilir idi...... Fıstık satarken tanıdık simalarıyla tek mi cift mi oynardı..... Fıstık kese kağıdından masaya dökülür.... Çifter çifter sayılır..... Müşteri “tek”Dedi ise.... Tek çıkarsa kazanır.. Çift çıkarsa kaybeder iki paket parası öderdi.... Gençlik işte....! Mehdi Amcaya tek mi çift mi oynamayı teklif ettim.. Kırmadı oynadık kaybettim..... Bir paket fıstığa 10 tl ödedim...... Akşam babam eve geldi..... Elinde 5 tl bunu sana Mehdi amcan yolladı, arkadaşlarının içinde seni kırmak istememiş,kaybetmişsin... Al paranı bir daha Mehdi amcana oyun teklif etme........ O oyun, Gemlik’in ileri gelenleriyle Mehdi arasında bir oyun ..... Amacı da Mehdi’ye satış yaptırmak üzere kurgulanmış... Sepetin bir tarafı tek bir tarafı çifttir..... Bunu da herkes bilir ve ses etmezler.... Dedi..... Düşünebiliyormusunuz.? Gönül zenginliğini... İste Gemlik buydu.....!! Elbette ki anılar çok,anılar bitmez.Ben onu Atatürk Okulum’un önündeki hali ile hatırlayacağım..Harçlıklarımız ile tezgahına koşardık..Çocukluğumun Mehdi amcası,Gemlik’in sembollerinden biri. Dualarımızda yaşayacak..</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yapılandırma Kanunları Kısa Özet (Halis Çelik Kaleminden)</title>
<link>https://kiostv.net/yapilandirma-kanunlari-kisa-ozet-halis-celik-kaleminden-28349</link>
<guid>https://kiostv.net/yapilandirma-kanunlari-kisa-ozet-halis-celik-kaleminden-28349</guid>
<description><![CDATA[ Değerli Okuyucularımız, Tüm dünyanın ekonomik ve sağlık alanındaki sıkıntılarla sınandığı şu günlerde esnafımızın içinde bulunduğu zor duruma bir nebze katkı sağlaması amacı ile 16.11.2020 tarihinde çıkarılan 7256 Sayılı Yapılandırma Kanunu hakkında tüm Gemliklilerin bilgi sahibi olması amacı ile aşağıda kısa bir özet sunalım; 7256 sayılı yeniden yapılandırma kanunu kapsamında; Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik kurumunu başta olmak üzere Ticaret Bakanlığına , İl Özel İdarelerine , Belediyelere olan borçların yapılandırılması mümkündür. Öncelikle bilinmesi gereken en önemli husus sürelerdir; süreleri bir tablo ile gösterelim.   YENİDEN YAPILANDIRMAYA İLİŞKİN SÜRELER BAŞVURU/ÖDEME TÜRÜ SÜRE Yeniden yapılandırmaya konu olacak alacakların vadesinin son tarihi... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc72d2c7.jpg" length="47417" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 15 Dec 2020 00:44:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>belediye, borç, değer, esnaf, et, gemlik, gemlikli, güven, hazine ve maliye bakanlığı, hes, il, kar, ödeme, pandemi, taksit, tarih, yapılandırma, yeniden yapılandırma</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Değerli Okuyucularımız, Tüm dünyanın ekonomik ve sağlık alanındaki sıkıntılarla sınandığı şu günlerde esnafımızın içinde bulunduğu zor duruma bir nebze katkı sağlaması amacı ile 16.11.2020 tarihinde çıkarılan 7256 Sayılı Yapılandırma Kanunu hakkında tüm Gemliklilerin bilgi sahibi olması amacı ile aşağıda kısa bir özet sunalım; 7256 sayılı yeniden yapılandırma kanunu kapsamında; Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik kurumunu başta olmak üzere Ticaret Bakanlığına , İl Özel İdarelerine , Belediyelere olan borçların yapılandırılması mümkündür. Öncelikle bilinmesi gereken en önemli husus sürelerdir; süreleri bir tablo ile gösterelim.   YENİDEN YAPILANDIRMAYA İLİŞKİN SÜRELER BAŞVURU/ÖDEME TÜRÜ SÜRE Yeniden yapılandırmaya konu olacak alacakların vadesinin son tarihi  31 Ağustos 2020 Borçların yeniden yapılandırılması için başvuru süresi 31 Aralık 2020 Hazine ve Maliye Bakanlığına, Ticaret Bakanlığına, il özel idarelerine, belediyelere ve YİKOB'lara bağlı tahsil dairelerine ödenecek borçların ilk taksit ödeme süresi  31 Ocak 2021 Sosyal Güvenlik Kurumuna bağlı  tahsil dairelerine ödenecek tutarların ilk taksitinin ödeme süresi  28 Şubat 2021 Taksit ödeme süresi ve sayısı Peşin ya da 2’şer aylık dönemler halinde en çok 18 taksit DAVA HAKKINDAN VAZGEÇMEYE İLİŞKİN SÜRELER Dava hakkından vazgeçmek için başvuru süresi 31 Aralık 2020   Başvurular VERGİ DAİRELERİ, İNTERNET VERGİ DAİRELERİ VE E-DEVLET  üzerinden yapılabilmektedir. Diğer kamu kurum ve kuruluşlarının veya belediyelerin internet sitelerinde de yapılandırma ilişkin başvuru sayfasının olup olmadığını kontrol etmek faydalı olacaktır. Yapılandırılan Borçların tamamının İLK TAKSİT SÜRESİ İÇİNDE ÖDEME yapılması halinde katsayı uygulanmaz ve, 1)      Gecikme zammı ve faiz alacakları yerine Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarların %90’ının tahsilinden vazgeçilir. 2)     Kanun kapsamında yapılandırılan idari para cezalarından %25 indirim yapılır. Yapılandırılan borçların tamamının İLK 2 TAKSİT SÜRESİ İÇİNDE ÖDEME yapılması halinde katsayı uygulanmaz ve, 1)      Gecikme zammı ve faiz alacakları yerine Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarlar üzerinden %50 indirim yapılır. 2)      Kanun kapsamında yapılandırılan idari para cezalarından ,5 indirim yapılır. Yapılandırılan borçlar 6,9,12,18 taksit halinde de ödeme yapmak mümkündür; Ancak taksitlendirme durumunda; 1)       Altı eşit taksit için (1,045), 2)       Dokuz eşit taksit için (1,083), 3)       On iki eşit taksit için (1,105), 4)       On sekiz eşit taksit için (1,15) Oranlarında faiz uygulanacaktır. Kanuna göre ödenmesi gereken taksitlerin ilk ikisinin süresinde ve tam ödenmesi koşuluyla, kalan taksitlerden; bir takvim yılında iki veya daha az taksitin, süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi hâlinde, ödenmeyen veya eksik ödenen taksit tutarlarının son taksiti (peşin ödeme seçeneğinin tercih edilmesi hâlinde ilk taksiti) izleyen ayın sonuna kadar, gecikilen her ay ve kesri için 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanacak geç ödeme zammı ile birlikte ödenmesi şartıyla Kanun hükümlerinden yararlanabilecektir. İlk iki taksitin ödenmemesi TAKSİTLENDİRME İPTAL EDİLİR İlk iki taksitin ödenmesi sonrası ; Aynı takvim yılı içinde iki veya daha fazla taksitin ödenmemesi   TAKSİTLENDİRME İPTAL EDİLİR İlk iki taksitin ödenmesi sonrası ; eksik ödenen taksitin belirlenen faiz oranı uygulandıktan sonra ödenmemesi.   TAKSİTLENDİRME İPTAL EDİLİR   Gönül isterdi ki yapılandırma 31.12.2020 tarihi dahil olmak üzere yapılsın ve taksitlendirmelere faiz uygulanmasın. Ödemeler de Pandeminin kısmen azalacağı tahmin edilen Haziran Temmuz aylarından başlansın. Ocak şubatta ödemeye başlanması için hayatın normale dönmüş olması gerekir. Sayıların bu kadar zirve yaptığı bir dönemden normale dönmesi bu kadar hızlı olmayacaktır. Yetkililerinde bu duruma bir düzeltme getirmesi beklentisi içindeyiz. Sağlıkla kalın. Serbest Muhasebeci Mali Müşavir Halis ÇELİK            </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Son Karar Yüce Meclis’te!</title>
<link>https://kiostv.net/son-karar-yuce-mecliste-28350</link>
<guid>https://kiostv.net/son-karar-yuce-mecliste-28350</guid>
<description><![CDATA[ Son Karar Yüce Meclis’te! Bu yazıyı yazmak ne kadar bir değer olsa da, ne kadar bu işte bilgili olsa da bu saatten sonra kimseye kalmaz kusura bakmayın mücadelem ile bana kalır. Değerli dostlar yazımın konusu Gemlik Belediyesi’nin pazartesi günü gerçekleştireceği meclis toplantısının bir maddesi, yani Doktor Seyfi Evi’nin meclis kararıyla Gemlik Girit ve Rumeli Derneğine mübadele evi olmak şartı ile bu derneğe tahsis edilmesi. Bildiğiniz gibi Kios tv olarak bir haber yaptık ve kamuoyunun tepkisini ölçerek Gemlik Belediyesi’ne mesaj vermeye çalıştık. Şimdi duyuyorum ki nerden çıktı Serkan Kaynar neden bu konunun üzerine gidiyor diye konuşuluyor. Değerli dostlar yaklaşık 4 yıldan... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc81f2cc.jpg" length="86297" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 05 Dec 2020 00:44:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>doktor seyfi arkan, köşe yazısı, meclis toplantısı, mübadele evi, müze, serkan kaynar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son Karar Yüce Meclis'te! Bu yazıyı yazmak ne kadar bir değer olsa da, ne kadar bu işte bilgili olsa da bu saatten sonra kimseye kalmaz kusura bakmayın mücadelem ile bana kalır. Değerli dostlar yazımın konusu Gemlik Belediyesi’nin pazartesi günü gerçekleştireceği meclis toplantısının bir maddesi, yani Doktor Seyfi Evi'nin meclis kararıyla Gemlik Girit ve Rumeli Derneğine mübadele evi olmak şartı ile bu derneğe tahsis edilmesi. Bildiğiniz gibi Kios tv olarak bir haber yaptık ve kamuoyunun tepkisini ölçerek Gemlik Belediyesi’ne mesaj vermeye çalıştık. Şimdi duyuyorum ki nerden çıktı Serkan Kaynar neden bu konunun üzerine gidiyor diye konuşuluyor. Değerli dostlar yaklaşık 4 yıldan beri sizlerin karşısında gerek programlarımla gerekse yazı ve haberlerimle ekranların karşısında sizlerin sözcüsü olmaya gayret gösteriyorum ve ben bu süre zarfında Doktor Seyfi ismini yüzlerce kere telaffuz ettim. Adamı tanımam ama Gemlik’in bir değeri olduğunu düşünerek anılması ve gelecek nesillere böyle bir doktor gelmiş geçmiş Gemlik’ten densin istiyorum mücadelem yeni değil yıllardır bu mücadeleyi dile getiriyorum. Ayrıca yaptığımız haberde hiç bir şekilde Girit ve Rumeli Derneği ismine yer vermedim adres göstermedim. Çünkü benim bu dernekle şahsi bir meselem olmadı olamazda. Çünkü özellikle bu dernek başkanı Ahmet Çakmak Beyefendi'nin gerekse kişiliği gerekse mücadelesini takdirle karşıladığımı belirtmek isterim. Ama genel manada tüm çalışmayan, toplumun geneline faydası olmayan, sadece kendi hemşerilerine hizmet veren çaycılık yapan tüm derneklere oldum olası karşıyım. Dernekçilik demek toplumu ayrıştırmaktır, bölmektir diye düşünenlerdenim.   Gelelim tadilatı biten Doktor Seyfi’nin evine. 475 000 tl para harcandı bu binanın restorasyonuna. Kimin parası bu. Senin benim onun yani bizim paramız bize hizmet etmesi gereken belediyenin cebinden, kasasından çıkan para bu. Şimdi sorarım sizlere kelime oyunlarıyla inandırılacak kadar aptal değiliz çok şükür. Aynen yazıyorum cümleyi; “Gemlik Belediyesinin Girit ve Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği ile belediyemiz arasında mübadele evi projesi için ortak protokol yapılması.” Evet, cümle bu. Böyle okunacak mecliste ve tüm üyeler el kaldıracak ve oy çokluğuyla geçecek. Peki, bu binanın anahtarı kimde olacak Sayın Ahmet Çakmak’ta. Yani Gemlik Girit ve Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanında. Şimdi sizi 2017 yılına götürmek istiyorum; Ahmet Bey ve yönetimi o dönemin Belediye Başkanı Refik Yılmaz'a ziyarete giderler. Verdikleri dilekçede "İlçedeki tarihi yapılardan birinin, mübadele evi ve müze olarak kullanılmak üzere" derneğe tahsisi için talepte bulundular. Sayın Çakmak yaptığı açıklamada "1923 yılında Girit ve Rumeli'den dedelerinin yaptığı göçlerin hikayesini, yarattığı sosyal - kültürel değişimleri anlatmak ve tarihi objeleri Mübadele Evi'nde koruma altına alarak, kültür değerlerine sahip çıkmak" istediklerini ifade etti. "Yüz yıllık makas, iki yüz yıllık halı, göçlerde kullanılan valizler ve sandıkları gibi birçok tarihi objelerin sergilenmek üzere hazır olduğunu, kültür ve turizm alanında ilçemizin gelişimine katkı sağlamak istiyoruz" dedi. Refik Yılmaz ise; "Geçmişin emanetlerinin, geleceğe taşınması konusunda herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesi, her kesimin kendi kültürünü koruması ve sahip çıkması gerektiğini" anlattı. Bir üst satırda Refik Yılmazın son kurduğu cümle tamda dernekçilik anlayışının aslında bir ayrıştırmaya, belli kesimleri diğer insanlardan soyutlamaya uygun bir örnektir. Kendi söylemleriyle Ahmet Çakmak Beyin "bizim lokalimiz de var dernek binamızda var" derken neden Gemlik Belediyesi'nin bu kadar para harcayarak ortaya çıkardığı bu binanın Sağlık Müzesi olmasına itirazını ve Mübadele Evi için ısrarına anlam veremiyoruz. Mübadele Evi için daha haşmetli, yine tarihi bir bina düşünülemez mi? Bu binanın ismine Mübadele Evi dendiğinde, Doktor Seyfi’nin adının unutulacağını bir daha anılmayacağını yeni neslin bir daha hiç duymayacağının farkında mısınız? Amacınız unutturmak ise söylenecek bir şey kalmıyor zaten. Peki, ne yapılabilir? Devlet hastanesi yeni yerine geçtiğinden beri merkezde ücretsiz iğne bile yaptırılabilecek bir yer olmadığını bilmiyor musunuz? O kadar mı kopuksunuz halktan? Üst giriş tarafı Doktor Seyfi’nin eşyalarının ve Gemlik’te hizmet etmiş vefat etmiş veya ileride vefat ettiğinde tüm doktorların anılarını taşıyan bir mikro müze, alt sahil girişine ise bir aşı evi yapıldığında halka daha dokunan bir proje olmaz mı sizce? Eğer amaç halka dokunmaksa böyle değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Şimdi gelelim meclis üyelerine. Sizi oraya takdir eden, yakıştıran, sizlere güvenip protokol veren bu halkın isteği yorumlarda, anketlerde belli. Bunu bile bile göre göre nasıl onay vereceksiniz bu teklife. Sizden ricam haber altındaki yorumlara, anketlere bir daha bakmanız. Hepiniz akıllı, vizyon sahibi bireylersiniz ki oradasınız karar mercisi olmuşsunuz. Şunu bilin ki her imkanı olmayan vatandaşın belki de cebindeki son parayı gecenin bir köründe taksi masrafı olarak harcayıp ertesi gününü parasız geçirmesine sebep olabilirsiniz. Bir dakikada olsa siyaseti bir yana bırakıp bir de olaya bu taraftan bakın herkes sizin gibi imkan sahibi olmayabilir.   Son olarak benim ve Gemlik Halkı için önemli bir karar olacak bu karar. Halkın fikrini bu kadar belli ettiği bir konuda Gemlik Belediyenin ve meclis üyelerinin nasıl bir reaksiyon alacağını çok merak ediyorum. Halkın fikirlerine kulaklarını mı tıkayacaklar yoksa halkın fikrini dinleyip sosyal belediyecilik anlayışını mı uygulayacaklar hep birlikte göreceğiz. Alınacak her karara Serkan Kaynar olarak saygım sonsuz ama sizleri vereceğiniz bu tarihi kararda, Kios Tv ekibi ve Serkan Kaynar olarak yalnız bırakmayıp Cemil Meriç Kültür Merkezi'nde Pazartesi günü yapılacak meclis toplantısında meraklı gözler ile sizleri izliyor olacağız. Kalın sağlıcakla...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ya Sabır – Deprem (Serkan Kaynar Kaleminden)</title>
<link>https://kiostv.net/ya-sabir-deprem-serkan-kaynar-kaleminden-28351</link>
<guid>https://kiostv.net/ya-sabir-deprem-serkan-kaynar-kaleminden-28351</guid>
<description><![CDATA[ Merhaba sevgili dostlar. Birkaç aydır köşe yazısı yazmamıştım. Kios TV dergisi vesile oldu. Ha bu arada yeni derginiz hayırlı olsun. İyi okumalar diliyorum. Ekipten arkadaşlar Serkan Bey köşe yazısı yazacak mısınız diye sorduklarında, eee ilk sayı yazmam lazım tabii dedim. Bildiğiniz gibi son zamanlarda kafayı deprem ve kentsel dönüşümle bozduğum için hemen aklıma bu geldi ve yazmaya başladım. Şimdi programlarda da sık sık dile getiriyorum, Türkiye’nin neresinde deprem olursa olsun hele bir de bize yakınsa depremin merkez üssü Allah başlıyoruz konuşmaya. Evde, işte, kahvede… yer mekan fark etmez konuşuyoruz, konuşuyoruz, konuşuyoruz neden? çünkü korkuyoruz. Hem de çok korkuyoruz. Evimiz yıkılacak... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc9126d9.jpg" length="78549" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 10 Nov 2020 00:44:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>AMC, aşı, belediye, bursa, deprem, gemlik, gemlik belediyesi, köşe yazısı, meclis, program, serkan kaynar, tarih, toki, türkiye, TV, ya sabır</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba sevgili dostlar. Birkaç aydır köşe yazısı yazmamıştım. Kios TV dergisi vesile oldu. Ha bu arada yeni derginiz hayırlı olsun. İyi okumalar diliyorum. Ekipten arkadaşlar Serkan Bey köşe yazısı yazacak mısınız diye sorduklarında, eee ilk sayı yazmam lazım tabii dedim. Bildiğiniz gibi son zamanlarda kafayı deprem ve kentsel dönüşümle bozduğum için hemen aklıma bu geldi ve yazmaya başladım. Şimdi programlarda da sık sık dile getiriyorum, Türkiye’nin neresinde deprem olursa olsun hele bir de bize yakınsa depremin merkez üssü Allah başlıyoruz konuşmaya. Evde, işte, kahvede... yer mekan fark etmez konuşuyoruz, konuşuyoruz, konuşuyoruz neden? çünkü korkuyoruz. Hem de çok korkuyoruz. Evimiz yıkılacak diye, enkaz altında kalacağız diye Gemlik’in zemini kötü kötü diye anlattılar, beynimize soktular diye. Peki bir bakalım 1999 depreminden sonra geçen 21 seneye şöyle. Hiç mi bir şey yapılmadı? tabii ki yapıldı ama yeterli miydi? tabii ki hayır. Geçtiğimiz günlerde Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum bir açıklama yaptı muhalefete, tabii dolaylı olarak bize. Toplanan deprem paraları dönüşümlere ve depremzedelere kullanıldı. Hem de 8 katı harcandı diye. İnandım mı... Evet, inandım. Ama bir bakalım çevremize Gemlik için ne kadar harcandı diye. Balıkpazarı’nda 2 nolu cadde de 5. katta oturan ve 99 depreminde yatağında uyuyan Osman amca hala o evde oturuyor. Korkuyordu, hala korkuyor. Çünkü o tarihte de evinden korkuyordu, halen korkuyor. Ne değişti Osman amca için? Ha pardon ev sahipleri toplanıp yalıtım yaptırdılar binaya. Valla değdi be cilli gibi oldu bina. Ama dert yanıyor hala. O kadar para verdik yalıtıma kolonlar sıvalarıyla beraber yalıtım da dökülüyor diyor. Serkan Bey, yalıtımcı iyi yapmamış yalıtımı diye. Haklısın Osman amca, sen de haklısın... Bizi yönetenler durdu mu? Tabii ki hayır. Cihatlı bölgesinde bir sürü konut yapıldı ihtiyaç sahiplerine, engellilere, şehit yakınlarına öncelik tanındı. Şu kadar süre Gemlik’te oturmuş olma şartı, şu kadar süre satamazsın şartı gibi özellikler kondu. Ama baktık ki sonradan Bursa’da gerçekleşen Erzurum Derneği Şenlikleri’nde stant açtı Gemlik Belediyesi daire satmak için. Olsun yine de ihtiyaç sahipleri için yapıldı. Şüpheniz mi var? Valla çok ayıp, demeyin böyle. Gitti belediye başkanı, geldi belediye başkanı. Ne oldu? Yarım kalan konutlar kambur oldu yeni belediyenin sırtına. Uğraşıyorlar şimdi ne yapalım da kurtulalım şu kamburdan diye. Müjdeee Toki gelecek, atacağız sırtımızdaki kamburu inşallah.Eee bizim bir de özel KHK’mız da vardı. Deprem riski yüzünden imara özel olarak açılan makilik alan olmaz mı oraya yüzlerce konut. İlk depremde yıkılacak enkaz altında bağıra bağıra ölecek fakir halk için olur olur neden olmasın. Off o da olmaz maalesef. Eski belediyeyi eleştiren ‘belediye müteahhitlik yapmamalı’ diyen yeni belediye nasıl tükürdüğünü yalayacak. Şimdi o da olmaz gibi görünüyor. Neyse dur dur çözeceğiz, bir bekle bakalım acele etme. Belediye yönetiminde aslan gibi meclis üyelerimiz var. Onlardan biri bir teklif sunar şimdi, olay anında çözülür. Olur olur çözeriz dur. Off onların da çoğu müteahhit, yaparlar mı acaba böyle bir şey, atarlar mı bir adım. Atarlar atarlar öyle deme çok ayıp. Biz böyle yaza çize, konuşa konuşa olacak inşallah. Çıkacak bir gün biri insanlar ona güvenecek ‘emin’ sıfatıyla her şeyi çözecek elindeki sihirli değnekle. Ama ne yazarsak yazalım bir gerçek var ortada ‘deprem öldürmez bina öldürür’ gerçeği. Bizi de deprem öldürmeyecek belki ama yaşadığımız bu yıllardaki siyasi anlaşmazlıklar, ticari kaygılar, gamsızlıklar öldürecek. Aslında sizleri öncelikle tevekküle davet etmek isterdim ama maalesef sizlere Allah’ın rahmetini diliyorum. Bir söylemle bitirmek istiyorum yazıyı YA SABIR...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Analiz”</title>
<link>https://kiostv.net/analiz-2-28352</link>
<guid>https://kiostv.net/analiz-2-28352</guid>
<description><![CDATA[ BİR MEKTUP YAZMAK İSTEDİM, SİZLERLE PAYLAŞIYORUM UMARIM BEĞENİRSİNİZ… “SEVDİĞİM, SAYDIĞIM, ÇEKİNDİĞİM SANA BU MEKTUBU GEMLİK ESKİ PAZAR CADDESİNDEN YAZIYORUM AMA TÜM GEMLİK`İ KAPSASIN LÜTFEN RİCA EDİYORUM. GEÇEN HAFTA KUMLA, KARACAALİ VE NARLI KESİMİNİ DOLU VURMUŞTU MALESEF KÖYLÜNÜN BİR SENELİK EMEĞİ 10 DAKİKADA HEBA OLDU, TÜM HAYALLERİ İSE YERLE YEKSAN OLDU GİTTİ. KİMİSİ DÜĞÜN YAPACAKTI SENEYE, KİMİSİ TRAKTÖR ALACAKTI, KİMİSİ DE BİR ÖNCEKİ SENENİN BORÇLARINI ÖDEYECEKTİ ANCAK DOLU VURDU, DOLU HEM HAYALLERE VURDU HEM DE ZEYTİNE… 2 GÜN ÖNCE DE MALESEF GEMLİK’İ VURDU YİNE 10 DAKİKA DOLU VE SAĞANAK YAĞIŞ. ÇEVRE KÖYLERDE ZAHİYAT BÜYÜK. GEÇTİĞİMİZ HAFTA MAĞDURLARA ÜZÜLEN ÇİFTÇİ ŞİMDİ KENDİSİNE... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebc9ea88d.jpg" length="94508" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 12 Oct 2020 00:44:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>afet, analiz, deprem, dolu, eba, et, gemlik, il, kar, köşe yazıları, kumla, mahalle, pazar, serkan kaynar, yaz, yol</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>BİR MEKTUP YAZMAK İSTEDİM, SİZLERLE PAYLAŞIYORUM UMARIM BEĞENİRSİNİZ... "SEVDİĞİM, SAYDIĞIM, ÇEKİNDİĞİM SANA BU MEKTUBU GEMLİK ESKİ PAZAR CADDESİNDEN YAZIYORUM AMA TÜM GEMLİK`İ KAPSASIN LÜTFEN RİCA EDİYORUM. GEÇEN HAFTA KUMLA, KARACAALİ VE NARLI KESİMİNİ DOLU VURMUŞTU MALESEF KÖYLÜNÜN BİR SENELİK EMEĞİ 10 DAKİKADA HEBA OLDU, TÜM HAYALLERİ İSE YERLE YEKSAN OLDU GİTTİ. KİMİSİ DÜĞÜN YAPACAKTI SENEYE, KİMİSİ TRAKTÖR ALACAKTI, KİMİSİ DE BİR ÖNCEKİ SENENİN BORÇLARINI ÖDEYECEKTİ ANCAK DOLU VURDU, DOLU HEM HAYALLERE VURDU HEM DE ZEYTİNE... 2 GÜN ÖNCE DE MALESEF GEMLİK'İ VURDU YİNE 10 DAKİKA DOLU VE SAĞANAK YAĞIŞ. ÇEVRE KÖYLERDE ZAHİYAT BÜYÜK. GEÇTİĞİMİZ HAFTA MAĞDURLARA ÜZÜLEN ÇİFTÇİ ŞİMDİ KENDİSİNE YANIYOR. ONLARIN DA HAYALLERİ HEBA OLDU, BİR YILLIK EMEK BOŞA GİTTİ. LÜTFEN GÖR BU ÇİFTÇİYİ YA DA GÖRMEYENLERİN GÖRMESİNİ SAĞLA RİCA EDİYORUM... BİR DE BİR KONU DAHA VAR. 2020 YILINDAYIZ AMA 10 DAKİKA SAĞANAK YAĞIŞ YÜZÜNDEN GALİBA BİZİM ALTYAPI ÜSTYAPI HEPSİ ÇÖKTÜ SANIYORUM ÇÜNKÜ 2 GÜNDÜR BİZİM EVLERİMİZDE SU YOK. İNSANLAR TEMEL İHTİYAÇLARINI BİLE GÖREMİYOR. 2020 YILINDAYIZ AMA MALESEF TUVALET, ABDEST GİBİ İŞLERİMİZİ BİLE GÖREMİYORUZ. ÇOK ÜZÜLÜYORUZ AMA ELİMİZDEN BİR ŞEY GELMİYOR. TÜM DEVLET YETKİLİLERİMİZ, KURUMLAR HERKES ÇALIŞIYOR AMA BİZİM MAHALLEDE ÇEŞMEDEN SU AKMIYOR. NAMAZ KILICAZ, ABDEST ALICAZ, TUVALETE GİRİCEZ OLMUYOR. BULAŞIKLAR BİLE DAĞ GİBİ OLDU. MERAK EDİYORUM YARIM AFETTE BİLE BİZİM ALTYAPIMIZ NEDEN ÇÖKTÜ. ACABA DURUP DURUP SAAT DEĞİŞTİREN, DEĞİŞTİRDİĞİ SAATLERE KAFASINA GÖRE PARA YAZAN, YAPTIĞI ALTYAPI PARASINI BİLE MİLLETE YAZAN, YAPMASI GEREKEN YATIRIMLARI YAPMAYAN, BU TİP AFETLERE HAZIR OLMADIĞI KANITLANMIŞ, TESCİLLENMİŞ BUSKİ MİDİR SUÇLU? BANGIR BANGIR AFET GELİYOR DİYE ANONS YAPAN AMA BUSKİYE BASKI YAPIP YATIRIMLAR YAPMASI GEREKTİĞİNİ HATIRLATMAYAN, BÖYLE BİR REZİLLİKLE KARŞI KARŞIYA KALAN BELEDİYE MİDİR ŞUÇLU BİLMİYORUM. BİZ ÇOK KORKUYORUZ. NEDEN Mİ DİYE SORUYORSUN SANIRIM. HEMEN ANLATAYIM. YA BİZ DEPREM KUŞAĞINDA YAŞIYORUZ, YANİ HER AN DEPREMLE YAŞIYORUZ. 10 DAKİKADA ALTYAPISI ÇÖKEN, 2 GÜN İNSANLARA SU BİLE VEREMEYEN KURUMLAR, YETKİLİLER BİZİ KORKUTUYOR. DEPREM OLDUĞUNDA BİZ NE YAPARIZ. BUNLARIN SİSTEMLERİ BELLİKİ GÖÇECEK. SUYU DA GEÇTİK BUNLAR BİZİ ENKAZDAN FALAN ÇIKARAMAZLAR, YALNIZ KALACAĞIZ KORKUYORUZ. ETRAFIMIZ FABRİKALAR İLE ÇEVRİLMİŞ DURUMDA NASIL ÖLECEĞİMİZİ BİLE BİLMİYORUZ. GEMLİK'İ SEVİYORUM ANCAK BİZİ DÜŞÜNEN, BİZİM TEMEL YAŞAM STANDARTLARIMIZI SAĞLAYAN YÖNETİCİLER İSTİYORUM. ÇOK MU ŞEY İSTİYORUM ACABA DİYE DÜŞÜNÜYORUM. YOK YA FAZLA BİR ŞEY DEĞİL BUNLAR. YAĞMURUN OLDUĞU AKŞAM İSTANBUL YOLU DA KAPANDI. İNSANLAR SAATLERCE MAĞDUR OLDU. TEPELERDEN TAAAA HİSARTEPE'DEN VERDİK TRAFİĞİ, KRİZİ ÇÖZDÜK AMA O YOLU KULLANAN İNSANLAR GEMLİK'İ ASLA UNUTMAYACAK. NEYSE, ZEYTİN FESTİVALİ YAPAR UNUTTURURUZ BUNU DA. TAMAM TAMAM BUNU İSTEK OLARAK KABUL ETME, ÇIKARALIM BUNU... SENDEN BİR RİCAMIZ DAHA VAR GEMLİK HALKI OLARAK LÜTFEN DUY SESİMİZİ... BİZE İNSAN OLMANIN ŞARTLARINI SAĞLAYACAK, BİZİM SAĞLIĞIMIZI VE YAŞAM ŞARTLARIMIZI DEĞİŞTİRECEK, GEREKLİ YATIRIMLARLA, PLANLARLA ÖLMEMİZİ ENGELLEYECEK YEREL YÖNETİCİLER VE KURUM YÖNETİCİLERİ İSTİYORUZ TABİ BİRAZ DA VİZYONLU VE LİYAKAT SAHİBİ OLSUN. TAMAM TAMAM ABARTMIYORUM ÖZÜR DİLERİM. BİZE YARDIM ET RİCA EDİYORUM. HÜRMETLERİMLE TÜM GEMLİK HALKI ADINA SAYGILARIMLA..... " BÖYLE BİR MEKTUP YAZDIM UMARIM SİZİN DE İSTEKLERİNİZİ KARŞILAMIŞTIR DİYE UMUT EDİYORUM. HA BU ARADA MEKTUBU KİME GÖNDERECEĞİMİ SÖYLEMEDEN BİTİRİYORDUM YAZIMI NEREDEYSE... MEKTUPTA BAHSETTİĞİM, GÖREVLERİ BİZİ YÖNETMEK OLAN TÜM KURUM VE KURUM YÖNETİCİLERİNİ VE BU MEKTUBU ALLAH'A HAVALE EDİYORUM. SAYGILAR DİLERİM...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Seçimin Kritiği</title>
<link>https://kiostv.net/secimin-kritigi</link>
<guid>https://kiostv.net/secimin-kritigi</guid>
<description><![CDATA[ Merhaba değerli okuyucu. Bu yeni sürecin, yeni başkanımızın Gemlik Halkı’na hayırlar getirmesini dileyerek başlamak istiyorum cümlelerime. Takvimler 2011 yılının Mart ayını gösteriyordu ve halkın teveccühü ile seçilen Dönemin Gemlik Belediye Başkanı Fatih Mehmet Güler 23 aydır görev yapmakta olduğu koltuğundan indirildi. Yani Gemlik’te sandıklardan Cumhuriyet Halk Partisi çıktığı hâlde Ak Parti’nin temsilcisi Sayın Refik Yılmaz göreve getirildi. Peki ne oldu bu Gemlik’e? Göreve getirilen, sonrasında da halkın oylarını almayı başarıp tekrar seçilen ve 96 ay Gemlik’in başında, Belediye Başkanlığı Koltuğu’nda oturan Sayın Başkan neler yaptı Gemlik’e şöyle bir bakalım: 5 sağlık ocağı 6 spor salonu 17 halı saha 9 mahalle... ]]></description>
<enclosure url="" length="94508" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 17 Apr 2019 11:12:04 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>ak parti, belediye, bursa, canlı yayın, chp, ders, destek, dolu, gemlik, ilçe, kaza, mehmet uğur sertaslan, okul, proje, refik yılmaz, seçim, TV, yerel seçim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba değerli okuyucu. Bu yeni sürecin, yeni başkanımızın Gemlik Halkı'na hayırlar getirmesini dileyerek başlamak istiyorum cümlelerime. Takvimler 2011 yılının Mart ayını gösteriyordu ve halkın teveccühü ile seçilen Dönemin Gemlik Belediye Başkanı Fatih Mehmet Güler 23 aydır görev yapmakta olduğu koltuğundan indirildi. Yani Gemlik'te sandıklardan Cumhuriyet Halk Partisi çıktığı hâlde Ak Parti'nin temsilcisi Sayın Refik Yılmaz göreve getirildi. Peki ne oldu bu Gemlik'e? Göreve getirilen, sonrasında da halkın oylarını almayı başarıp tekrar seçilen ve 96 ay Gemlik'in başında, Belediye Başkanlığı Koltuğu'nda oturan Sayın Başkan neler yaptı Gemlik'e şöyle bir bakalım: 5 sağlık ocağı 6 spor salonu 17 halı saha 9 mahalle konağı 9 piknik alanı 8 gençlik merkezi 10 basketbol sahası 4 kamu binası 8 okul 17 cami 1 hastane Cihatlı ve Toki Toplu Konutları Ayrıca daha yazamadığım sosyal, kültürel aktiviteler, etkinlikler ve hükümet destekli bir çok proje. Peki yerel seçimler öncesi herhangi bir siyasi partinin adayı sizi ziyarete gelse ve yukarıdaki listeyi önünüze koysa, "Bunları Gemlik'e kazandıracağım, bana oy verin" dese oy vermez miydiniz? Bence hepimiz oy verirdik. Fakat nedendir bilinmez, Refik Yılmaz bu seçim sürecinde yer almadı ve ardından seçim süreciyle ilgili bazı sorular belirdi. Bu seçimde Ak Parti'nin seçimi kazanamamasının sebepleri neler olabilir? Ak Parti Seçim Koordinasyon Merkezi'nin süreci iyi yönetememesi mi? İlçe Başkanlığı ile Belediye Başkanı arasındaki görüş ve fikir ayrılıkları mı? "Biz kimi aday göstersek kazanırız" minvalindeki söylemler mi? Bu aşırı güvenin arkasından sahaya geç inilmesi mi? Gösterilen adayın bir siyasetçi değil de sevilen sayılan bir iş insanı olması mı? Yoksa Belediye Başkanı'nın aday gösterilmemesi nedeniyle "mağdur" olması mı? Derneklere ve STK'lara gereken ilginin gösterilmemesi mi? Kitleye sahip meclis üyelerinin doğru konumlandırılamaması mı? MHP'nin seçim sürecinde Ak Parti'yle koordinasyon sağlayamaması mı? Kanun Hükmünde Kararname'nin açtığı yaralar ve buna ilişkin yapılan açıklamalar mı? Yukarıda yazmış olduğum liste daha uzar gider. Ancak gerçek değişmez. Ak Parti Gemlik Belediye Başkanlığı'nı kaybetmiştir. Nedeni ne olursa olsun, Mehmet Uğur Sertaslan, ismini CHP isminin dâhi önüne geçirip kendisini bir marka hâline getirerek bu seçimi kazanmıştır. Küçük bir anektod: Seçim öncesi bir canlı yayın programımda Ak Parti Gemlik İlçe Teşkilatı'nı eleştirirken aynen şu cümleleri kurmuşum: "Cumhuriyet Halk Partisi'nin adayı bir yıldır sahada kendini anlatıyor. Bu yerel seçim farklı. Ak Parti seçmeni kızgın. Bir an önce adayın açıklanması ve sahaya inmesi gerekiyor, eğer bu özgüven böyle devam ederse sandıkta Ak Parti'nin patlaması muhtemel" Yukarıda söylediklerimi sadece ben değil herhangi bir vatandaş da düşünebiliyordu elbet. Bu tabloyu gören ilçe teşkilatı durumu okumakta neden bu kadar zorlandı? Esas soru bu. Bu süreçten sonra da takkeyi önüne koyup düşünmek Ak Parti Gemlik İlçe Teşkilatı'nın ve Seçim Koordinasyon Merkezi'nin görevi sanırım. Belediye Başkan Adayı Sayın Berkay Bulut, efendiliğiyle, kalitesiyle, seçim sürecindeki barış söylemleriyle, klasik Ak Parti anlayışının dışında bir tavır sergilemesiyle seçimi kaybetse de gönüllerin kazananı olmayı başarabilmiştir. Bu noktada artık Belediye Başkanlığı görevine başlamış olan Mehmet Uğur Sertaslan'ın da seçim sürecindeki söylemleri bir o kadar barış ve sevgi dolu, bir o kadar birleştirici oldu. Ayrıca Sayın Refik Yılmaz'ın güvenlik veya başka türlü gerekçelerle devir teslime katılmaması da Gemlik Belediyesi Önceki Dönem Belediye Başkanı sıfatına hiç yakışmadı. Çünkü Refik Yılmaz her soruya cevap verebilecek kapasiteye sahip bir siyasetçi. Bana kalırsa bu durumun da üstesinden gelip barış ve kardeşlik söylemleriyle mührünü teslim edebilirdi. Türk Milleti'nin makama ve kişilere olan saygısını böyle bir organizasyonda yitirmeyeceğini, bu tip konularda hassas olduğunu gözden kaçırmış sanırım. Bu bağlamda Sayın Refik Yılmaz'a yaptığı hizmetlerden ve çalışmalarından dolayı teşekkür ederiz. Önümüze baktığımızda, bu 5 yılda Gemlik'i ne bekliyor? Mehmet Uğur Sertaslan bir Belediye Başkanı olarak vizyon sahibi ve deneyimli bir siyasetçi. Gemlik'in sorunlarını da çok iyi biliyor. Kendisi makamına oturduğunda verdiği ilk demeçte şu cümle oldukça dikkatimi çekti: "Önceki başkanın az yaptıklarını biz daha çok yapacağız" dedi. Nedir önceki başkanın az yaptıkları? Gemlik Halkı mutlu olmak istiyor. Deniz, plaj, doyasıya güneş istiyor. Konserler aktiviteler istiyor. Sosyal ve kültürel etkinlikler istiyor. Taşınmayı dönüşmeyi geride bırakmak istiyor. Bursa'ya otobüsle ama ayakta yorularak gitmek istemiyor. Ailecek bir yerlere gitmek istiyor. Balık burada olsun istiyor. İstişare kanalları açık olan, danışan, fikre saygı duyan "Ben yaptım oldu" demeyen bir belediye istiyor. Kısacası Gemlik, mutlu ve yaşanılası bir kent olmak istiyor. Bu noktada da Sayın Sertaslan'ın çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Küçük dokunuşlarla halkın gönlüne girebilecek, yıllardır inatlaşılan küçük projeleri (Orhan Veli tabelası, Müze, Gemlik'in tarihinde yer alan isimlerin yaşatılması) hayata geçirerek Gemlikli'yi mutlu edebilecek gibi görünüyor. Ancak bu süreçte bir konuya çok dikkat edilmesi gerek. Gemlik'in TBMM'de bir Milletvekili var; Sayın Zafer Işık. Sertaslan ve Işık'ın yıllardır süregelen bir dostlukları olduğunu da biliyoruz. Bu noktada iki önemli isme önemli görevler düşüyor. Siyaseti bir kenara bırakıp Gemlik Aşıkları olarak Gemlik'e neler kazandırılabileceğine ve projelerin nasıl hayata geçeceğine odaklanmaları gerek. Yaşadığımız kent ve insanlarımız her şeyin en iyisini hak ediyor. Bunu bir fırsata çevirmenin tam zamanı. Saygılarımla.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Seçebilmek</title>
<link>https://kiostv.net/secebilmek</link>
<guid>https://kiostv.net/secebilmek</guid>
<description><![CDATA[ Bu yazıyı kaleme alırken şöyle bir takvime bakıyorum ve seçime sadece 24 gün kaldığını görüyorum. Dolu dolu, tam 24 gün. Köy gezilerinde, ev ziyaretlerinde, esnafla buluşmalarda ter döken kendini yarışa kaptırmış adayların zaman zaman ince hesaplar yapacağı, zaman zaman bel altı vuruşların olacağı tam 24 gün. “Bu partinin adayı şöyle, şu partinin adayı böyle” diyerek tek tek adaylardan bahsetmeyeceğim zira adayların tamamı bilindik ve kalitesini ispatlamış, hepsi Gemlik’te yıllar yılı tanınmış ve kendilerinden iyi bahsettirmeyi başarmış isimler. Bu da ister istemez benim sürekli “Mutsuz Gemlik Halkı” olarak nitelendirdiğim halkın umutlanmasına, beklentilerinin yükselmesine, artık değişime hazırlanmasına sebep oldu. Peki 1 Nisan’da... ]]></description>
<enclosure url="" length="94508" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 07 Mar 2019 11:23:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>AMC, aşı, belediye, doğa, dolu, gemlik, haber, hes, hizmet, kar, körfez, proje, seçim, yağış, yerel seçim, zeytin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıyı kaleme alırken şöyle bir takvime bakıyorum ve seçime sadece 24 gün kaldığını görüyorum. Dolu dolu, tam 24 gün. Köy gezilerinde, ev ziyaretlerinde, esnafla buluşmalarda ter döken kendini yarışa kaptırmış adayların zaman zaman ince hesaplar yapacağı, zaman zaman bel altı vuruşların olacağı tam 24 gün. "Bu partinin adayı şöyle, şu partinin adayı böyle" diyerek tek tek adaylardan bahsetmeyeceğim zira adayların tamamı bilindik ve kalitesini ispatlamış, hepsi Gemlik'te yıllar yılı tanınmış ve kendilerinden iyi bahsettirmeyi başarmış isimler. Bu da ister istemez benim sürekli "Mutsuz Gemlik Halkı" olarak nitelendirdiğim halkın umutlanmasına, beklentilerinin yükselmesine, artık değişime hazırlanmasına sebep oldu. Peki 1 Nisan'da gökten huzur ve mutluluk yağışı mı bekleyeceğiz? Yoksa 1 Nisan şaka gibi bir gün mü olacak? Gemlik'in ihtiyacı vizyon sahibi bir belediye başkanı ve kurmayları. Gemlik'in ihtiyacı "Ben" demeyen "Hemşehrim" demeyen yöneticiler. Gemlik'in ihtiyacı "Yaptık oldu işte" demeyen bireyler. Gemlik'in ihtiyacı hizmet ederken halkın da sesini duyabilenler. Gemlik'in ihtiyacı biraz mutluluk. "Neden böyle oldu?" diye sordunuz mu kendinize hiç? Sonuçta bugün yaşadıklarımızın sorumlusu biraz da bizleriz. Ancak körelmiş zihinlerle, tek bir zümreye, tek bir bakış açısıyla hizmet etme anlayışı da buna sebep oldu. Yine de zarfları sandığa atarken içindeki mührün hangi kolonda durduğunu yalnız biz biliyoruz. Unutmamak gerek. İğneyi kendimize batırmadan Gemlik'i kurtarmak pek mümkün görünmüyor. Ya da "Ben o partiye oy attım" "Ben bu partiye oy attım" demek bizi rahatlatabilir mi sizce? Yok bu da olmadı. "Bütün Gemlik Halkı aynı gemideyiz" "Zeytinin Başkenti", "Körfezin İncisi" gibi sıfatlar şu an yaşamakta olduğumuz şehir kadar büyük ancak vizyonu kasaba kadar küçük Gemlik'in kendisiyle pek de alakası olmayan sıfatları. Bizim mahallede yaşayan Selim Amca'nın bu kavramlardan pek haberi yok maalesef. Selim Amca demişken biraz bahsedeyim. Selim Amca ne inci bilir ne de zeytini. Tek istediği emekliliğini geçirirken yaşadığı yerde huzurlu olmak; torunlarıyla gezerken bu anın tadını çıkarmak. Yani beklentisi sadece biraz mutluluk. Selim Amca'ya göre olması gereken, çağdaş bir ülkenin halkına biraz huzur biraz mutluluk sağlayabilmesi. Ben bu kez farklı olacak diye umuyorum. Ancak şimdilik sadece umuyorum. Belediyeleri yönetenlerin partiler değil de, bizim gibi insanlar olduğunu hatırlayacağımız günlerin geleceğini umuyorum. Seçtiğimiz insanların zihniyeti, vizyonu, anlayışı neyse yaşadığı yeri de öyle yapma hâli bitecek diye umuyorum. Selim Amca iyi bilir; sonuçta yılların tecrübesi. Bir yönetim gelir doğalgaza kavuşursun, bir yönetim gelir mahallenden belediye otobüsü geçmez. İşte bu noktada seçmenlerin de Selim Amca gibi bunu bilmesi gerekiyor. Seçeceği adayın "Ben yaptım oldu" demeyeceğini, eleştirilere açık olacağını, halkın mutsuzluğuna çözüm bulacağını ve eğer projelerini sadece kendi anlayışı ışığında yaparsa herkese erişemeyeceğini bilen bir aday olması gerektiğini görmesi gerek. Adaylar vatandaşın oyunu toplayabilmek için vizyonlarını, projelerini ve kendilerini anlatıyorlar ancak ne olursa olsun kimsenin koltuğunu garantiye alamayacağını anlatmak da vatandaşın görevi. Bu dönem adayların işinin biraz daha kolay olduğunu düşünüyorum. Ne yapmaları ya da ne yapmamaları gerektiğini son beş seneye bakarak çok rahat görebilirler. Sadece Gemlik Halkı'nın üzerine serpilmiş ölü toprağına üflemeleri gerekiyor. Her kesimin başkanı olmaları, problem çözme anlamında ekipleriyle odaklanmaları ve yalnız kendi fikirleriyle değil kolektif düşüncelerle istişare içerisinde proje üretmeleri gerekiyor. Çünkü Selim Amca'nın şimdilik marinaya ihtiyacı yok.</p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>