<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Kios TV &#45; : Soner Atabek</title>
<link>https://kiostv.net/rss/category/soner-atabek</link>
<description>Kios TV &#45; : Soner Atabek</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>© 2026 &#45;  Kios TV | Tekno Hosting | All rights reserved. / Tüm hakları saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>İçindeki Kalabalığı Susturmayan Dünyayı Yenemez</title>
<link>https://kiostv.net/icindeki-kalabaligi-susturmayan-dunyayi-yenemez</link>
<guid>https://kiostv.net/icindeki-kalabaligi-susturmayan-dunyayi-yenemez</guid>
<description><![CDATA[ Şöyle bir durup etrafınıza bakar mısınız? Garip bir çağın ortasındayız. Telefonu her açışımızda, sokağa her çıkışımızda kulağımıza bir ilahi melodisi çalınıyor, bir zikir videosu &quot;trend&quot; listelerine düşüyor. ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202603/image_870x580_69b7c086923f3.jpg" length="100741" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 11:34:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Şöyle bir durup etrafınıza bakar mısınız? Garip bir çağın ortasındayız. Telefonu her açışımızda, sokağa her çıkışımızda kulağımıza bir ilahi melodisi çalınıyor, bir zikir videosu "trend" listelerine düşüyor. Kutsal kelimeler hiç olmadığı kadar dillerde, peki ya gönüllerde? Bir yanda dijital ekranlarda en yanık seslerle "Allah" deniyor; diğer yanda dünyanın bir ucunda yine aynı nidayla tetiğe basılıyor, bombalar yağdırılıyor. Ölen de "Allah" diyor, öldüren de...<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Sizce de burada çok yaman bir çelişki yok mu? Bu kadar çok "anıyoruz" da, neden bu kadar az "iyileşiyoruz"?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Aslında mesele şu: İnsan, dış dünyadaki kaleleri fethetmeye kalkmadan önce kendi içindeki o gürültülü mahşer kalabalığını susturmak zorunda değil mi? Bizi yıkan şey, karşımıza dikilen düşmanlar değil; çoğu zaman kendi içimizde kendimizle imzaladığımız o "sessiz teslimiyet" anlaşmalarıdır. Bazen başarısız olmayız biliyor musunuz; aslında "başarmamaya" karar veririz. Çünkü yükselmek için sadece çalışmak yetmez; insanın önce kendi içindeki o sinsi sabotajcıyı, o egoyu dize getirmesi gerekir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Bakın, <b>Osho</b> ne güzel söyler: <i>"İnsan bir nehir gibidir; parçalara bölünürse çamur olur, bütün kalırsa okyanusa ulaşır."</i> Biz bugün parça parçayız. Karar veren tarafımız başka telden çalıyor, yaşayan tarafımız başka... <b>Buddha</b>’nın o meşhur uyarısını hatırlayın: Binlerce savaşı kazanmaktansa, insanın kendi nefsini yenmesi en büyük zaferdir. Kendi üzerinde iktidar kuramayan, kendi hırsının planları altında ezilip gitmez mi?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Bir de şu "felaket tellalları" var, farkında mısınız? Sürekli kıtlık, savaş, susuzluk kehanetleriyle kalbimize korku salanlar... Korku, insanı yönetmenin en kolay yoludur ama hakikat korkuda değil, o eşsiz "tevekkülde" saklıdır. <b>Hz. İsa</b>’nın o meşhur vaazını düşünün: <i>"Gökteki kuşlara bakın; ne ekerler, ne biçerler... Göksel Babanız onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?"</i> İnanç merhamet üretir dostlar; vahşet ve korku üreten şey inanç değil, insanın kendi karanlığıdır. <b>Kur'an-ı Kerim</b>'de <i>"Şeytan sizi fakirlikle korkutur..."</i> derken tam da bu tuzağa işaret etmiyor mu? Eğer birinin içinden merhamet çekilmişse, orada inanç bitmiş, geriye sadece öfkeyi besleyen bir fanatiklik kalmıştır. <b>Hz. Musa</b>’nın asası aslında sadece denizi yarmak için değil, insanın içindeki o kaskatı kesilmiş egoyu kırmak içindi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Şimdi samimiyetle soralım kendimize: Sokaklarda "Allahu Ekber" diye bağıranlar bazen neden bize bu kadar uzak, bu kadar "cahil" görünüyor? Çünkü zikir dilde başladığında sadece bir ses dalgasıdır. <b>Krishnamurti</b>’nin dediği gibi: <i>"Kelime, o şeyin kendisi değildir."</i> "Su" demek susuzluğu gidermez; "Allah" demek de eğer ego hâlâ kendini dev aynasında görüyorsa insanı olgunlaştırmaz. Kelimeyi tekrar etmek kolaydır, o kelimenin anlamına dönüşmek ise gerçek bir "insan" olma kavgasıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Gerçek inanç insanı yumuşatır, kalbini bir deniz gibi genişletir. Hakiki zikir sesi yükseltmez, kalbi yükseltir. Bağıran insan çoğu zaman kelimeyi değil, içindeki o bastırılmış öfkeyi büyütür. Oysa kalp nereye bağlanırsa, zamanla ona benzemeye başlar. Sabır bizi pişirir, tevekkül zihnimizi sakinleştirir, rabıta ise kalbimize yön verir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Güneş çiçekleri açtırmak için gürlemez dostlar, sadece sessizce parlar. Bizim de daha yüksek sesle bağıran inançlara değil; daha derin, daha sessiz ve daha samimi bir merhamete ihtiyacımız var. Zulüm yaparak mukaddesatın arkasına sığınanlar, O’nu değil sadece kendi karanlıklarını temsil ederler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Gelin, dilimizdeki gürültüyü biraz kısalım. Kalbimizdeki o genişliğe, o kadim sükûta dönelim. Ne dersiniz? Kendi içindeki savaşı bitiremeyen, yeryüzüne huzur getirebilir mi?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">"Dilindeki gürültüyü değil, kalbindeki merhameti büyüt; zira dünya bağıranlarla değil, olanlarla iyileşir."<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hakikat Sessizlikte Saklıdır</title>
<link>https://kiostv.net/hakikat-sessizlikte-saklidir</link>
<guid>https://kiostv.net/hakikat-sessizlikte-saklidir</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Sistemler işi biteni siler, Allah ise kulunun niyetini saklar; gerçek özgürlük, dünyanın seni içeriden terk etmesiyle başlar.&quot;
Hiç durup kendinize sordunuz mu: Sahiden, biz neye tapıyoruz? ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202603/image_870x580_69a942f82a136.jpg" length="127354" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Mar 2026 11:46:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">"Sistemler işi biteni siler, Allah ise kulunun niyetini saklar; gerçek özgürlük, dünyanın seni içeriden terk etmesiyle başlar."<o:p></o:p></b></p>
<p>Hiç durup kendinize sordunuz mu: <b>Sahiden, biz neye tapıyoruz?</b><o:p></o:p></p>
<p>Bugün sokaklara, elimizden düşürmediğimiz ekranlara ve o gürültülü sosyal medya meydanlarına baktığımızda, kadim inançların yerini sinsi ve tek bir dinin aldığını görüyoruz: <b>Güce tapınma.</b> Artık sadece güçlü olana boyun eğmiyoruz; gücü olanı kutsallaştırıyor, onu hatasız, sarsılmaz ve ölümsüz sanıyoruz.<o:p></o:p></p>
<p>Şifayı modern hastanelerden önce bir türbe eşiğinde, rızkı alnımızın terinde değil de bir otoritenin iki dudağı arasında arar olduk. Bir "kurtarıcı" beklemekten, Allah'ın bize üflediği o eşsiz iradeyi kullanmayı unuttuk. Peki, bir düşünün; <b>bu zamana kadar güce tapanlar şimdi nerede?</b> O sarsılmaz dediklerimiz, o "yıkılmaz" denilen kaleler nerede? Tarihin tozlu sayfaları, kendini dev aynasında görenlerin sessiz vedalarıyla dolu değil mi?<o:p></o:p></p>
<p>İnsan, aslında dayandığı duvarın yıkılmasından korktuğu için o duvara bu kadar sıkı sarılıyor. Oysa Allah’tan başkasından medet ummak kalbi yorar, ruhu yaşlandırır. İnsan sınırlıdır; bugün alkışlanan yarın bir kenarda unutuluverir. <b>Kuran-ı Kerim</b> bu geçici hengâmeyi ne güzel fısıldar kalbimize: <i>“Yeryüzünde bulunan her şey fânidir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır.” (Rahmân, 26-27)</i>.<o:p></o:p></p>
<p>Sahi, sizi en son ne zaman biri sadece "siz" olduğunuz için sevdi? Çıkarı bittiğinde sırtını dönenler mi gerçek dost, yoksa sizi her halinizle bilen O mu?<o:p></o:p></p>
<p>Gerçek olgunluk, kimseyi kalbinde kahraman yapmamaktır. İlahi planda "süpermenler" yoktur; sadece görevini hakkıyla yapmaya çalışan emanetçiler vardır. <b>Musa</b>, elindeki kuru odun parçasına değil, o asayı vurduran sonsuz kudrete güvendiği için denizi yarabildi. <b>İsa</b>, her mucizesinde "Ben kendiliğimden bir şey yapamam" diyerek kaynağı işaret etti.<o:p></o:p></p>
<p><b>İçsel bir yolcu</b>, güce değil, vereceği hesaba odaklanır. Çünkü o bilir ki; reklamı yapılan iyilik sadece egoyu besler, sessiz iyilikler ise göğe yükselir. <b>Buda</b>’nın dediği gibi: <i>"Binlerce boş kelime yerine, duyulduğunda huzur veren tek bir kelime daha iyidir."</i> Hakikat bağırmaz dostum; o sadece var olur. Onu ancak gürültüsünü dindiren kalpler duyabilir.<o:p></o:p></p>
<p>Kabul edelim; dünyevi yapılar ve devletler doğası gereği soğuktur. Onların kalbi yoktur, sadece bekası vardır. Vatanı, bayrağı, hatta o en kutsal olan dini bile bazen bizleri bir arada tutmak, bazen de sadece itaat ettirmek için kullanabilirler. <b>Osho</b>’nun dediği gibi: <i>"Tüm organizasyonlar insanı köleleştirmek üzerine kurulur; oysa gerçek özgürlük içeriden gelir."</i><o:p></o:p></p>
<p>Hiç kendinizi bir sistemin içinde "işi bitince kenara atılan bir dişli" gibi hissettiğiniz oldu mu? İşte o an şu gerçeği hatırla: Müslümanın gerçek devleti yeryüzündeki hiçbir yapı değildir. Sistemler işi biteni siler, Allah ise senin o mahzun niyetini saklar. İnsanlar menfaat bitince yüz çevirir; Allah ise sen en dibe vurduğunda bile elini bırakmaz.<o:p></o:p></p>
<p>"...İnsanlar menfaat bitince yüz çevirir; Allah ise sen en dibe vurduğunda bile elini bırakmaz. <b>Çünkü sistemler işi biteni siler, Allah ise kulunun niyetini saklar.</b>"<o:p></o:p></p>
<p><b>Krishnamurti</b>, <i>"Dünyayla barış içinde olmamanız bir sağlık belirtisidir"</i> der. Bu, kavgacı olmak değil; dünyanın içindeki o geçici otoritesini kaybetmesidir. Allah bazen hayatını değiştirmez; sadece kalbinin yönünü değiştirir. Aynı sokaklarda yürürsün, aynı insanlarla konuşursun ama artık başka bir gözle bakarsın.<o:p></o:p></p>
<p>Dünya küçülmüş, kalp büyümüştür. Merhameti tadan bir ruh için artık boş rekabetler anlamsızlaşır, öfke yorucu gelir. Çünkü o, gücün "yapabilmekte" değil, "yapmamayı seçebilmekte" saklı olduğunu anlamıştır.<o:p></o:p></p>
<p>Zincirler kırıldığında özgürleşmeyiz. Ne zaman o zincire neden ihtiyaç duyduğumuzu anlarsak; yani korkularımızla, "başkaları ne der" sancımızla yüzleşirsek o zaman özgürüz. <b>Bilge ruh</b>, fani olana yaslanmaz. Çünkü bilir ki; fani olana yaslanan, her sarsıntıda bin kez ölür.<o:p></o:p></p>
<p>Unutmayın; tarih mahkemesi geç açılır ama hükmü asla gecikmez. Devletler düzen kurar ama sizin ruhunuza o derin anlamı veremez. İnsan ancak kendi vicdanıyla baş başa kaldığında büyür.<o:p></o:p></p>
<p>Şimdi kalbinize bir sorun: <b>Biz sahiden güce mi tapıyoruz, yoksa gücü merhametle sınırlayan o görünmez, o sonsuz adalete mi teslim oluyoruz?</b><o:p></o:p></p>
<p>Cevabınız, sizin gerçek vatanınızdır.<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Unutmayın; güce tapan fani korkularla yaşar, Hakka yaslanan ise kendi kalbinde en büyük devleti kurar.<o:p></o:p></b></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uyanışın Sessiz Kapısı</title>
<link>https://kiostv.net/uyanisin-sessiz-kapisi</link>
<guid>https://kiostv.net/uyanisin-sessiz-kapisi</guid>
<description><![CDATA[ Bugün modern dünya, her birimizi görünmez birer &quot;güvenlik&quot; sarmalının içine hapsetmiş durumda. Kapılarımıza çelik kilitler vuruyor, dijital... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202603/image_870x580_69a54224e759f.jpg" length="129003" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 10:54:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün modern dünya, her birimizi görünmez birer "güvenlik" sarmalının içine hapsetmiş durumda. Kapılarımıza çelik kilitler vuruyor, dijital verilerimizi şifrelerin ardına gizliyor, yarınımızı sigorta poliçeleriyle garanti altına almaya çalışıyoruz. Her adımda bir tedbir, her nefeste bir savunma... Sosyal medyada kendimizi en sert fikirlerin, en keskin sloganların arkasına saklarken aslında ruhumuzun derinliklerinden şunu fısıldıyoruz: <i>"Beni koru."</i> Sanki dışarısı bizi yutmaya hazır bir canavar, kader ise ayağımıza takılacak bir tuzakmış gibi yaşıyoruz. Öyle bir savunma refleksi içindeyiz ki, okuduğumuz duaları bile birer "koruma kalkanı" sanıyoruz. Oysa hayatın o hırçın karmaşası içinde unuttuğumuz çok temel bir hakikat var: Zırh, sadece mermiyi durdurmaz sevgili dostum; aynı zamanda güneşi de engeller, rüzgarı da keser, dokunmanın o mucizevi sıcaklığını da yok eder. İnsan, korundukça yalnızlaşan, yalnızlaştıkça korkan bir varlığa dönüştü. Oysa hakiki emniyet, dışarıya örülen duvarlarda değil, içerideki o kalın perdenin aralanmasındadır.<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">“Zırh sadece mermiyi durdurmaz; güneşi de engeller, rüzgarı da keser, dokunmanın mucizesini de yok eder.”<o:p></o:p></b></p>
<p>Şunu hatırla; hiçbir düzen, hiçbir bayrak ve hiçbir dava, senin kalbinden daha kutsal değildir. Çünkü bütün yapılar insan içindir; insan o yapıların içinde kaybolup gitsin diye değil. Devletler kurulur ve yıkılır, fikirler mevsimler gibi değişir, partiler bir gün unutulur; fakat senin içindeki o saf iyilik, adalet duygusu ve vicdan zamana meydan okur. Kutsallık, bilek gücüne değil, niyetin berraklığına aittir. Hz. İsa’nın o sarsıcı sorusunu bir düşün: <i>"İnsan tüm dünyayı kazanıp da kendi ruhunu kaybederse, bunun ona ne yararı olur?"</i> Kalbini sertleştirip merhametini kaybettiğinde, en yüce sloganlar bile içi boş birer gürültüye dönüşür. Ama kalbi diri olan biri, sessizce bir iyilik yaptığında, hiçbir kimlik taşımadan hakikate hizmet eder. Bilge olan kişi, kalabalıkların coşkusuna değil, kendi vicdanının o derin sessizliğine kulak verir.<o:p></o:p></p>
<p>Eğer hala bir yerlerden korunmaya çalışıyorsan, bil ki ruhun hala bir uykunun içindedir. Bu seni yargılamak için değil, bir dost sofrasında paylaşılan bir teşhistir. Uyuyan insan, rüzgarı bile düşman sanır; uyanmış olan ise rüzgarın ona ne anlatmak istediğini okur. Osho’nun dediği gibi, korku içindeyken kapılarını kapattığında sadece düşmanı değil, hayat veren güneşi de dışarıda bırakırsın. Gerçek tehlike dışarıda değil, kendi körlüğümüzdedir. Budist öğretilerin o zarif "uyanış" hali tam da buradadır: Uyanan kişi artık nehirden korunmaya çalışmaz, nehrin kendisi olur.<o:p></o:p></p>
<p>Bizler genelde Ayetel Kürsi’yi bir duvar gibi okuruz. Kelimeleri üst üste yığarak görünmez bir sur inşa ettiğimizi sanırız. Karanlığı dışarıda tutmak, musibeti uzaklaştırmak isteriz. Ama ayet bir duvar değildir, ayet bir kapıdır. Duvar korkudan yapılır, kapı ise farkındalıktan. Kur'an-ı Kerim'in <i>"Allah size şah damarınızdan daha yakındır"</i> (Kaf, 16) müjdesi üzerine düşün. Eğer O bu kadar yakınsa, araya ördüğün her duvar aslında O’nunla senin arandaki mesafedir. <i>"O’ndan başka ilah yoktur"</i> dediğinde, aslında kendi içindeki o kibirli "benlik" tahtını sarsarsın. Hz. Musa’nın Tur Dağı’nda pabuçlarını çıkarması gibi, sen de bu kapıdan geçerken dünyevi zırhlarını bırakmalısın. Çünkü içeride korkulacak bir şey yoktur, sadece Mutlak Hakikat vardır.<b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><o:p></o:p></b></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">“Ayet bir duvar değil, bir kapıdır; duvar korkudan örülür, kapı ise farkındalıktan açılır.”<o:p></o:p></b></p>
<p>Zırh ağırdır, insanı yorar ve sınırlar. Zırhla koşan hızlı olamaz, zırhla bakan derini göremez, zırhla seven asla tam teslim olamaz. Krishna’nın Arjuna’ya öğütlediği gibi; görevini yap ama sonuca tutunma. Zırh, bizim o korkulu tutkumuzdur. Oysa asıl koruma çelikte değil, bilinçte saklıdır. Farkındalık, ağırlığı olmayan bir kalkandır; parlamaz, gösteriş yapmaz ama kesindir. Bu hale gelen insan, olaylara çarpmadan görür, kırılmadan sezer. Bu bir kaçış değildir, bu muazzam bir anlayıştır. Uyanan kişi için artık "ben ve dünya" ayrımı kalmamıştır. Dışarıdaki fırtına, içerideki denizi asla dalgalandırmaz.<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">“Ben dua ederek korunmadım; uyandığım için korundum.”<o:p></o:p></b></p>
<p>Peki, dualarımız neden hep bir talep listesi gibi? İnsanlar duanın kabulünü hep dışarıda arar; işlerin yolunda gitmesinde, belanın uzaklaşmasında... Oysa duanın en büyük kabulü, senin uyanışındır. Korkun azalınca duan temizleşir, telaşın gidince niyetin berraklaşır. İşte o an sessizce şunu anlarsın: <i>"Ben dua ederek korunmadım. Uyandığım için korundum."</i> Şimdi dur ve kendine sor: Savunduğun o yüksek duvarlar seni gerçekten özgür mü kılıyor, yoksa seni kendi hapishanen mi yapıyor? Dünya seni incitemez; seni inciten dünyaya dair beslediğin beklentilerindir. Buda’nın hatırlattığı gibi; binlerce savaşı kazanmaktansa, kendi kendini fethetmek çok daha yücedir. Kendi korkusunu fetheden insanı hiçbir ordu kuşatamaz.<o:p></o:p></p>
<p>Yolun sonunda geriye neyi savunduğun değil, nasıl bir insan olarak yaşadığın kalacak. Bu yüzden bugün korunmayı bırak ve uyanmayı dile. Zırhını çıkar, ağır yüklerini yere bırak ve o kapıdan içeri süzül. Unutma; fırtınadan korkan dalga, denizin bir parçası olduğunu unutan dalgadır. Denizi hatırla. Hakikati hatırla. Asıl mucize belanın gitmesi değil; belanın ortasında bile kalbi temiz, ruhu diri ve vicdanı huzurlu kalabilmektir. Çünkü dünyayı değiştiren şey ideolojiler değil, içi temiz kalabilmiş o nadir insanlardır.<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">“Fırtınadan korkan dalga, denizin bir parçası olduğunu unutan dalgadır. Denizi hatırla.”<o:p></o:p></b></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ruhumuzu Hangi Putlara Sattık?</title>
<link>https://kiostv.net/ruhumuzu-hangi-putlara-sattik</link>
<guid>https://kiostv.net/ruhumuzu-hangi-putlara-sattik</guid>
<description><![CDATA[ &quot;İnsan, ceketini iliklediği her faniyle birlikte aslında ruhunu da düğümler.&quot; ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202602/image_870x580_699d858025dbb.jpg" length="113234" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 14:03:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal; mso-outline-level: 1;"><b><span style="font-size: 14.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-font-kerning: 18.0pt; mso-fareast-language: TR;">Ruhumuzu Hangi Putlara Sattık?<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal; mso-outline-level: 1;"><b><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-font-kerning: 18.0pt; mso-fareast-language: TR;">"İnsan, ceketini iliklediği her faniyle birlikte aslında ruhunu da düğümler."<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Hiç düşündünüz mü; özgür olduğumuzu sandığımız bu koca dünyada, aslında kaç bin tane görünmez efendimiz var? Sabah uyandığımızda zihnimize üşüşen o bitmek bilmeyen kaygılar, birinin önünde boyun bükerken içimizde hissettiğimiz o tuhaf küçülme duygusu, "el alem ne der" putuna kurban ettiğimiz çocuksu hayallerimiz ve sırf konforumuz bozulmasın diye yuttuğumuz onca acı hakikat… Modern insan, boynundaki tasmayı parlak unvanlarla, lüks evlerle veya marka logolarıyla süslediğinde özgürleştiğini sanıyor. Oysa gerçek hürriyet, birinin karşısında düğmelediğimiz o ceketle birlikte ruhumuzu da iliklemeyi bıraktığımız an başlar. Dünyadaki güç odakları; krallar, baronlar ve tiranlar, varlıklarını hep senin korkun üzerine inşa ettiler. Korktukça bağlandın, bağlandıkça düşünmeyi bıraktın. Oysa o büyük çağrı, bu korkuyu kuldan alıp her şeyin gerçek sahibi olan O’na yönlendirmemizi ister. Bu bir köleleşme değil, aksine kulun kula kul olmaktan kurtulduğu en büyük özgürlük eylemidir. Çünkü kula yönelen korku seni küçültür, seni aciz bir gölgeye çevirir; ama O’na yönelen o derin sevgi ve haşyet seni arındırır, seni büyütür. Unutma, insan en çok korktuğu şeye benzemeye başlar; o yüzden korkunu yalnızca O’na ver ki, O seni kendi güzel isimleriyle, kendi asaletinden bir nefesle yeniden var etsin.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Sadece kendi inancımızda da değil, insanlık tarihinin tüm o kadim vicdanları bize hep aynı şeyi fısıldadı aslında. Buda, dışarıdaki unvanlara tutunmanın bir göz boyaması olduğunu söylerken "Kendi kendinizin ışığı olun" diye yalvarıyordu; çünkü bir başkasının ışığına sığındığında kendi karanlığında kaybolursun. Lao Tzu, gerçek hakikatin gürültülü unvanlarda değil sessizlikte olduğunu, bir lidere taparcasına bağlanmanın insanı kendi özünden kopardığını anlatıyordu. Yüzyıllar sonra Hz. İsa, unvanların altında ezilen yorgun ruhlara "Yeryüzünde kimseyi 'Baba' diye çağırmayın, tek bir otoriteniz var; O da göksel olandır" diye seslenirken, aslında insanın onuruna vurulan prangaları kırıyordu. Krishna ise bizi sarsıcı bir benzetmeyle uyarıyordu: Bir faniye tapınmak, azgın dalgaların ortasında boğulurken kurtulmak için bir başka taşa sarılmak gibidir; oysa o taş da seninle birlikte dibe çökecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Şimdi gel, elimizi kalbimize koyalım ve kendimize dürüstçe soralım: Biz bugün kimlerin önünde ceket ilikliyoruz? Kimin adı geçtiğinde sesimiz titriyor, kimin yanlışı karşısında "vardır bir hikmeti" diyerek dilsiz kalıyoruz? O devrimci cümle, "Yalnız Sana kulluk ederiz" ($إِيَّاكَ نَعْبُدُ$), bugün bizim hayatımızda gerçekten ne kadar yer kaplıyor? Bu sözü her söylediğimizde dünyadaki tüm sahte tahtları yerle bir etmemiz gerekirdi. Ama biz; bir parti liderini hatasız ilan ederken, bir şeyhin gölgesinde kendi irademizi yok sayarken aslında kendi putlarımızı yaratıyoruz. Birine "Reis, Efendi, Ağam, Paşam" diyerek verdiğin her unvan, kalbinde ona ayırdığın yer kadar senin özgürlüğünü kemiriyor. Eğer bir isim hakikatin önüne geçiyorsa, o isim artık senin için bir perdedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Üstelik bu esaret sadece insanlara da değil. Modern dünyanın o parıltılı "Altın Kafesi"ne, konfor alanımıza ne kadar da köle olduk. Ruhumuzu hangi taksitlere, hangi lüks sitelerin güvenliğine sattık? "Aman huzurum bozulmasın" diyerek kaç haksızlığa göz yumduk? Altımızdaki araba, bankadaki rakam, oturduğumuz evin semti… Kaçımız bunlara, bir insana eğilmekten daha feci şekilde eğiliyoruz? Konfor, modern insanın ruhunu uyuşturan bir afyondur. Bir markanın tutkunu olmakla bir faniye kul olmak arasında, özgürlük namına hiçbir fark yoktur. İbrahim peygamberin o meşhur haykırışı gibi; batıp gidenleri sevmemeli insan. Çünkü batacak her şey, seni de beraberinde o derin karanlığa çeker.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; line-height: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;">Seni zayıflatan, seni bir kula veya geçici bir eşyaya tapınmaya mecbur eden her kelimeyi kalbinden söküp atma vakti gelmedi mi? Sen birilerine sığındıkça küçülüyorsun, acizleşiyorsun. Oysa Âlemlerin Rabbi seni ayağa kalkman için, onurunla yaşaman için çağırıyor. İnsan ancak O’nun huzurunda eğildiğinde, başka hiçbir gölgenin önünde eğilmeyecek kadar devleşir. Boynundaki o görünmez zincirleri kır artık. Konforunun seni esir almasına, unvanların seni kör etmesine izin verme. Hakikatin yolu müritlik üretmez, hürriyet doğurur. Kimsenin önünde haksız yere eğilme; çünkü hakikat sessizdir ve o sessizliğe yaslanan, hiçbir fani fırtınada yıkılmaz.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">"Boynundaki zinciri altınla kapladığında esaretin bitmez; sadece köleliğin parıldar. İnsan, ancak hiçbir gölgeye sığınmayacak kadar ayağa kalktığında gerçekten özgürdür."<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><o:p> </o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><o:p> </o:p></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaybederken Kendini Bulmak: En Güzel Yenilgi</title>
<link>https://kiostv.net/kaybederken-kendini-bulmak-en-guzel-yenilgi</link>
<guid>https://kiostv.net/kaybederken-kendini-bulmak-en-guzel-yenilgi</guid>
<description><![CDATA[ Değerli okurlarım, bugün size alışık olduğunuz başarı hikâyelerinden ya da kazananların zafer çığlıklarından bahsetmeyeceğim. Bugün biraz durup, hayatın o telaşlı gürültüsünde birbirimizin gözlerinin içine bakarak, aslında en çok sustuğumuz yerlerden, yani mağlubiyetlerimizden ve o mağlubiyetlerin içindeki gizli hazinelerden dertleşelim istiyorum. ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202602/image_870x580_69944ee922065.jpg" length="135987" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 17 Feb 2026 14:20:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Değerli okurlarım, bugün size alışık olduğunuz başarı hikâyelerinden ya da kazananların zafer çığlıklarından bahsetmeyeceğim. Bugün biraz durup, hayatın o telaşlı gürültüsünde birbirimizin gözlerinin içine bakarak, aslında en çok sustuğumuz yerlerden, yani mağlubiyetlerimizden ve o mağlubiyetlerin içindeki gizli hazinelerden dertleşelim istiyorum.<o:p></o:p></b></p>
<p>Hiç düşündünüz mü; bunca koşuşturmanın, bunca gürültünün arasında bazen sadece durmak, dünyaya verilmiş en asil cevap olabilir mi? Herkesin size "daha hızlı koş" dediği, daha çok kazanmanızı, daha çok görünmenizi emrettiği bu çağda, geri çekilip kendi sessizliğinize sığınmak bir mağlubiyet midir, yoksa ruhun istiklali mi? Bazen hiçbir şey yapmamak, aslında dünyaya "Sen beni kullanamazsın" demektir. Belki dışarıdan bakıldığında kaybeden taraf siz gibi görünürsünüz; çünkü dünya sadece vitrini, kavgayı ve alkışı sever. Ama <b>Osho</b>’nun o sarsıcı cümlesini hatırlayın: <i>“Zihin her zaman bir yere varmak ister, oysa ruh zaten oradadır.”</i> Peki siz, en son ne zaman bir yere yetişmeye çalışmadan, sadece kendi ruhunuzun olduğu o durakta beklediniz?<o:p></o:p></p>
<p>Hayat bu ya, bazen dizlerimiz kanamadan, o sert toprakla tanışmadan asıl menzilimizi bulamıyoruz. Düştüğünüzde sadece bedeniniz mi acıyor, yoksa o devasa gururunuzun kırılış sesini mi duyuyorsunuz? İnsan, bir şeyleri kaybetmeden o sahte fazlalıklarından arınamıyor. Kibir dağılıyor, sahte dostlar ve maskeli sevgiler birer birer ellerimizin arasından kayıp gidiyor. Aslında kaybettiğiniz her şey, ruhunuzun üzerindeki bir yüktü belki de. Bazı yenilgilerin zaferden daha değerli olmasının sırrı burada gizli değil mi? Zafer insanı bazen öyle bir sarhoş eder ki, kim olduğunu unutur; ama yenilgi insanı ayıltır, ona aynadaki gerçek yüzünü gösterir. <b>İncil</b>’de dendiği gibi: <i>"Kendini yücelten alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir."</i> Bir makamı, bir itibarı ya da çok sevdiğiniz bir gücü kaybettiğinizde, eğer kalbinize giden o gizli kapıyı aralayabiliyorsanız, sizce gerçekten kaybetmiş mi sayılırsınız? Yoksa kendi nefsinize karşı en büyük zaferinizi mi kazanıyorsunuz?<o:p></o:p></p>
<p>Bazen bir şeyi hırsla elde edersiniz; bir mevki, büyük bir aşk ya da herkesin gıpta ettiği bir şöhret... Ama o zirveye çıktığınızda şunu fark ettiniz mi hiç: Kazandığınız şey sizi özgürleştirdi mi, yoksa ona hizmet eden bir köleye mi dönüştürdü? Sahip olduklarınız arttıkça huzurunuz mu arttı, yoksa onları kaybetme korkusu mu gecelerinizi çaldı? <b>Krishnamurti</b>’nin dediği gibi; <i>"Sakatlanmış bir topluma iyi uyum sağlamış olmak, bir sağlık belirtisi değildir."</i> Eğer kazandığınız her şey sizi özünüzden, o saf çocukluğunuzdan uzaklaştırıyorsa o başarı aslında tatlı bir zehir değil midir? Eğer bir yenilgi sizi hakikate yaklaştırıyorsa, o yenilgi bir rahmet değil de nedir? <b>Kur’an-ı Kerim</b>'in o dindirici sesine kulak verelim: <i>"Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 216)</i>.<o:p></o:p></p>
<p>Hayat tek perdelik bir oyun değil ki, her şey bugünden belli olsun. Acele edenlerin yanıldığı, sabırla bekleyenlerin gördüğü bir yol burası. Bazen susarak yürürsünüz ve o sessizlik sizi en uzağa taşır; bazen çok kazanırsınız ama döner bakarsınız ki kendinizi kaybetmişsiniz. Gerçek bilgelik, dünya hangi madalyayı boynunuza asarsa assın, kendinize sadık kalabilmektir. <b>Buda</b>’nın dediği gibi, bin savaşı kazanmaktansa insanın kendi kendini fethetmesi en büyük zaferdir.<o:p></o:p></p>
<p>Unutmayın sevgili okur; <b>"Dünya seni kullanabildiği kadar başarılı sayar, ruhun ise sen dünyaya teslim olmadığın kadar özgürleşir. En büyük zafer, dışarıdaki kalabalıklar tarafından alkışlanmak değil, kendi içindeki yalnızlıkta başı dik yürüyebilmektir."</b> Şimdi kendinize dürüstçe bir sorun; bugün dışarıda kaybederken, içeride neleri kazanmaya başladınız?<o:p></o:p></p>
<p><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yazar Soner Atabek<o:p></o:p></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>MÜZAKERE Mİ? PAZARLIK MI?</title>
<link>https://kiostv.net/muzakere-mi-pazarlik-mi</link>
<guid>https://kiostv.net/muzakere-mi-pazarlik-mi</guid>
<description><![CDATA[ Doğrudan ifade etmek gerekirse, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk ve ikinci turunda adaylar ve ittifaklar tarafında şöyle bir manzara var. Kazanmak yoksa bile kaybetmemek üzerine kurgulanmış bir seçim. Bir çeşit tehdit. Uzun yıllardır bu tehditlerden halk olarak payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Halkın sırtını dövmekle, sırtında gedik açmakla sorumlu siyasiler. Halka karşı bu nefret söylemleri yıllardır sürüyor. Anlatmaya çalışıyoruz. Göstermeyi de denedik. Ama ne çare? Duymak istemeyen kulaklara böylesi bir gürültünün içinde ulaşma imkânı olmadı. Farklı sesleri bastırmak için de yeterince gürültü yaptılar. Muhalif seçmeni bir kuşatmanın içine hapsettiler, kimse kimseyi duymadı. Kimse kimseyi dinlemedi. Ama hakkını vermek lazım; Muharrem İnce’yi Keleşle vurdular. Yerinden bile kıpırdayamadı zavallı. Ancak nefret silahı öyle bir şeydir ki, zamanla kendi kendini üretmeye ve kendi kendine... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973eba8b8ce3.jpg" length="73886" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 23 May 2023 11:03:06 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aday, alım, başkan, çin, cumhurbaşkanlığı, değer, deprem, deva, eğitim, et, ev, fiyat, il, kar, kaza, pazar, seçim, sel, tehlike, tır, uygun fiyat, yaz, yazar, yol</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Doğrudan ifade etmek gerekirse, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk ve ikinci turunda adaylar ve ittifaklar tarafında şöyle bir manzara var. Kazanmak yoksa bile kaybetmemek üzerine kurgulanmış bir seçim. Bir çeşit tehdit. Uzun yıllardır bu tehditlerden halk olarak payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Halkın sırtını dövmekle, sırtında gedik açmakla sorumlu siyasiler. Halka karşı bu nefret söylemleri yıllardır sürüyor. Anlatmaya çalışıyoruz. Göstermeyi de denedik. Ama ne çare? Duymak istemeyen kulaklara böylesi bir gürültünün içinde ulaşma imkânı olmadı. Farklı sesleri bastırmak için de yeterince gürültü yaptılar. Muhalif seçmeni bir kuşatmanın içine hapsettiler, kimse kimseyi duymadı. Kimse kimseyi dinlemedi. Ama hakkını vermek lazım; Muharrem İnce'yi Keleşle vurdular. Yerinden bile kıpırdayamadı zavallı. Ancak nefret silahı öyle bir şeydir ki, zamanla kendi kendini üretmeye ve kendi kendine komut vermeye başlar. Gördünüz, depremzedelere neler söyleyip neler yaptıklarını. Kontrolden çıktılar. İçlerindeki nefret tohumları, akıllarını da dillerini de esir aldı. Bu alçak dilin sınırı olmadığı gibi artık hedef ayırt etmediği de açıkça görülüyor. Her şey bu kadar ortadayken hâlâ bu dile yaslananlar bence vicdanını ve insanlığını sorgulasın. Değerli okurlarım Şunu fark ettim seçim sürecinde. Bazı kelimeleri ve kavramları, sanki anlamı birbirine yakınmış gibi kullanıyoruz. Oysa bu ciddi bir hata. Müzakere ve pazarlık mesela Siyasetin aynı zamanda bir müzakere sanatı olduğunu anlatırken, sıkça “pazarlık” kelimesini de kullanıyoruz. Pazarlık, bir alışverişte uygun fiyata ürün almak için yapılan pazarlık en kısa anlatımıyla. Oysa müzakere, bir mesele üzerinde fikir alışverişinde bulunmak, karşılıklı tartışmak ve görüş beyan etmek. Şimdi buradan siyaset sahnemize göz atalım. Bugün ortaya çıkan ittifakların ve bunları oluşturan süreçlerin ne kadarı “müzakere”, ne kadarı “pazarlık” içeriyor? Olup biteni anlama açısından son derece önemli. Eğer tarafların karşılıklı olarak fikirlerini ortaya koyduğu, bunlar üzerinde mutabakat sağladığı ve bir başka ifadeyle “hedef ortaklığına ulaştığı bir ittifak varsa, orada bir müzakereden söz edebiliriz. Peki, sadece seçim sürecinde ortaya çıkan ve devamında herkesin “sepeti koluna, kendi yoluna” kıvamına geleceği ittifaklar için aynısını söylemek mümkün mü? Elbette hayır. Dolayısıyla burada daha çok bir “pazarlık”tan söz edebiliriz. Pazarlık, tarafların karşılıklı olarak birbirlerine vaat ettiklerini yerine getirmekle sınırlıyken, herhangi bir fikir ya da hedef birlikteliğine ihtiyaç duymuyor. Peki, bu neyin pazarlığı? Halkı bu kadar tabiri caizse ‘’mal ‘’yerine koymanız yetmedi mi? Demokrasi deyip insanları bir kıskacın içine almanız ve aptal yerine koymanız, kazanmak için her şey mübah anlayışınız. İnanın halk olarak bıktık sizin bu pazarlıklarınızdan. Yalanlarınızdan. Nefret söylemlerinizden. Ötekileştirmenizden. Lütfen bizi daha fazla yormayın, bizi aptal yerine koymayın. İnanın buradan bakınca çok komik duruma düşüyorsunuz. Biraz aynaya bakın… Büyük usta Sun Tzu’dan bir cümle aktarmanın tam zamanı. “Karşısındakini ve kendini bilen, hiçbir savaşta tehlikeye düşmez; karşısındakini bilmeyen, sadece kendini bilen, bir kazanır, bir kaybeder; karşısındakini de kendini de bilmeyen her savaşta mutlaka tehlikeye düşer.” Eğitimci Yazar Soner Atabek          </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SEÇİM Mİ, GEÇİM Mİ?</title>
<link>https://kiostv.net/secim-mi-gecim-mi</link>
<guid>https://kiostv.net/secim-mi-gecim-mi</guid>
<description><![CDATA[                         SEÇİM Mİ, GEÇİM Mİ? Ülkemizde bir yandan Seçim heyecanı yaşanırken, diğer yandan da geçim sıkıntısı devam ediyor. Bunun yanı sıra deprem felaketiyle karşı karşıya kalan vatandaşlarımızın acısı ise gün geçtikçe daha da artıyor… Değerli okurlarım; Türkiye ekonomisi hızla hiperenflasyona sürüklenirken yayınlanan son iki araştırmanın sonuçları 10 vatandaştan 9’unun geçim sıkıntısı çektiğini ortaya koydu. Büyük zorluk yaşayanların oranı yüzde 37’yi buldu. Geçim sıkıntısı, belki de halkımızın en büyük sorunlarından biridir. Yüksek zam oranları, döviz kurlarındaki dalgalanmalar ve pandemi döneminde başlayıp, devam eden ekonomik sıkıntılar, pek çok vatandaşımızın işsiz kalmasına neden oldu. Ev kiralarındaki fahiş artış ve zaruri ihtiyaçlara yapılan zamlarda... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973eba9ab3c7.jpg" length="110248" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 18 Apr 2023 17:08:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>fakirlik, geçim, köşe yazısı, plitika, seçim, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                        SEÇİM Mİ, GEÇİM Mİ? Ülkemizde bir yandan Seçim heyecanı yaşanırken, diğer yandan da geçim sıkıntısı devam ediyor. Bunun yanı sıra deprem felaketiyle karşı karşıya kalan vatandaşlarımızın acısı ise gün geçtikçe daha da artıyor… Değerli okurlarım; Türkiye ekonomisi hızla hiperenflasyona sürüklenirken yayınlanan son iki araştırmanın sonuçları 10 vatandaştan 9’unun geçim sıkıntısı çektiğini ortaya koydu. Büyük zorluk yaşayanların oranı yüzde 37’yi buldu. Geçim sıkıntısı, belki de halkımızın en büyük sorunlarından biridir. Yüksek zam oranları, döviz kurlarındaki dalgalanmalar ve pandemi döneminde başlayıp, devam eden ekonomik sıkıntılar, pek çok vatandaşımızın işsiz kalmasına neden oldu. Ev kiralarındaki fahiş artış ve zaruri ihtiyaçlara yapılan zamlarda eklenince ev geçindiren, insanlarımızın, çocuklarının eğitim, sağlık giderlerini istikbal etmek gibi temel gereksinimleri karşılamakta zorlanan insanlar, yaşamlarının en zorlu dönemlerinden geçiyorlar. Diğer yandan, seçimlerle birlikte siyasi tartışmalar da artıyor. Adayların vaatleri, kampanyaları, Cumhurbaşkanı adaylarının seçim konuşmaları, insanların tercihlerini bir araya getiren unsurlar arasında yer alıyor. Ancak, bu süreçte adil bir seçim ortamının sağlanması, tüm adayların eşit şartlarda yarışması ve sonuçların şeffaf bir şekilde açıklanması çok önemlidir. Değerli okurlarım; Bu sıkıntıların üstüne, asrın felaketi olan depremi yaşadık. Bu felaket, pek çok insanımızın yaşamını yitirmesine sebep oldu. Geride kalanların ise, evsiz, engelli ve işsiz kalmasına neden oldu. Depremde hayatta kalanlar, şu anda yaşamlarını sürdürmek için acil yardıma ihtiyaçları devam ediyor. Hükümetimiz, yerel yönetimlerimiz ve sivil toplum örgütlerimiz ile vatandaşlarımız bu insanlara yardım etmek için canla başla çalıştı, fakat bu seçim süreci, devreye girince, depremde evsiz, işsiz ve kimsesiz kalan insanlarımızı unutturmaya başladı. Depremde yaşanan sıkıntılar hala devam ediyorken bu seçim depremzedelerimize yapılan yardımlara gölge düşürmeye başladı. Bu zorlu dönemde, ülke olarak birlik ve beraberlik içinde olmamız gerekiyor. Geçim sıkıntısı çeken insanlarımızın yanında olmalı, seçimlerin adil ve şeffaf bir şekilde yapılması için çaba göstermeli, deprem felaketiyle karşı karşıya kalan vatandaşlarımıza yardımların devam etmesi için fedakarlığımızı sürdürmeliyiz. Ancak bu şekilde, bu zorlu süreçlerden geçen insanlarımızı bu dönemde, el ele vererek umutlarını kaybetmeden ayakta kalabileceklerini sağlamalıyız. Gücümüzü hırlaşmak için değil, birleşmek, yardımlaşmak, el ele vermek için harcamalıyız diyor hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Sevgiyle kalın Hoşça kalın Eğitimci Yazar – Soner Atabek    </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ELİNİZDEKİ TOHUMU EKİN!</title>
<link>https://kiostv.net/elinizdeki-tohumu-ekin</link>
<guid>https://kiostv.net/elinizdeki-tohumu-ekin</guid>
<description><![CDATA[ ELİNİZDEKİ TOHUMU EKİN! Hayat uzun ve dolambaçlı bir yol. Kimi nerede, ne bekler bilinmez. Bekleyen şeyler de zamanı gelmeden yaşanmaz. Bazen elde etmeyi hedeflediğiniz şeylerden çok daha farklı şeyleri de buluruz. Değerli okurlarım; Hazreti peygamber(sas) dünya tufanında ümmetine kaptanlık etmek açısından hazreti Nuh’a benzetilir. Onun sözüne kulak verelim. “kıyamette olsanız dahi elinizdeki tohumu ekin “. Günümüzde insanlık kendisini bir kıyametin içinde, tufanda hissediyor. Bir tufanın en büyük savuşturucularından biri de biliyorsunuz ki ağaçlardır. Bir bölgede ne kadar çok ağaç varsa, o bölge tufandan ve selden o kadar emniyette demektir. Her gün depremler, seller, oluyor. Kıyamet kopmuş, her şey bitmiş, hiçbir... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebaa9b0b0.jpg" length="107695" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 04 Apr 2023 18:19:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>boşluk, deprem, felaket, kıyamet, köşe yazısı, soner atabek, tohum</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ELİNİZDEKİ TOHUMU EKİN! Hayat uzun ve dolambaçlı bir yol. Kimi nerede, ne bekler bilinmez. Bekleyen şeyler de zamanı gelmeden yaşanmaz. Bazen elde etmeyi hedeflediğiniz şeylerden çok daha farklı şeyleri de buluruz. Değerli okurlarım; Hazreti peygamber(sas) dünya tufanında ümmetine kaptanlık etmek açısından hazreti Nuh’a benzetilir. Onun sözüne kulak verelim. “kıyamette olsanız dahi elinizdeki tohumu ekin “. Günümüzde insanlık kendisini bir kıyametin içinde, tufanda hissediyor. Bir tufanın en büyük savuşturucularından biri de biliyorsunuz ki ağaçlardır. Bir bölgede ne kadar çok ağaç varsa, o bölge tufandan ve selden o kadar emniyette demektir. Her gün depremler, seller, oluyor. Kıyamet kopmuş, her şey bitmiş, hiçbir şey yapmanın manası kalmamış gibi. Peki, biz bu felaket asrında ne yapmalıyız? Bu sarmal da bizim hayat felsefemiz ne olmalı? (Bence “Bir yıl sonrasını düşünüyorsanız bir tohum ekiniz, on yıl sonrasını düşünüyorsanız, bir fidan dikiniz, yüz yıl sonrasını düşünüyorsanız, bir insan yetiştiriniz “felsefesiyle yol almalıyız. Değerli okurlarım; Elimizde bize emanet edilmiş birer tohum var. Mesela sen bir müteahhitsin sağlam bina yaparak elindeki tohumu ekeceksin, sen bir idarecisin olumsuz hiçbir şeye onay vermeyerek elindeki tohumu ekeceksin, sen bir insansın, doğrunun hakikatin yanında, yanlışın karşısında dimdik durarak elindeki tohumu ekeceksin. Sen bir annesin çocukların senin tohumun, bir öğrencisin derslerin senin tohumun, öğretmensin öğrencilerin senin tohumun, hayallerin senin birer tohumun, gitmek istediğin yol, senin birer tohumun, yazmak istediğin bir kitap, kurmak istediğin iş, öğrenmek istediğin dil aklına ne geliyorsa hepsi senin birer tohumun… Hepsini emir gereğince toprağına ekmek zorundasın. Çünkü tufandan korunmanın en güzel yolu ağaç sayısını artırmaktır. Değerli okurlarım; Eli boş gitmeyelim… Fidan semboldür… Belki de bir mecazdır… ‘’Her şey bitti’’ denildiği anda bile bitmeyen umutlar var… Kıyamet kopsa da karamsarlık yok, kararlılık var. Ölüme koşarken toprağımızda yeni filizlenmeleri, yeniden dirilişleri hedeflemek durumundayız… Kıyamet kaçınılmaz bu bizim kaderimiz diyerek atalete düşmek doğru değil.  Kızılca kıyametler, fidanlarla nasıl direneceğimizi öğretiyor… Ölümü bekleme, ölüme yürü… Ölümüne yürü… Kıyameti bir eylem üzere iken beklemek, asıl erdem budur işte… Ölümü ayakta karşılama… Kıyameti tartışmak değil sonrasına bir şeyler taşımak… Biz fanileriz ancak bize bakiyatu’s–saliha/(kalıcı güzellikler) lazım… Nasıl olsa kıyamet göründü, her şeyi yapabiliriz, her şeyi tüketelim sefahatine düşmeden, üretmek… Dünya yıkılsa da doğruları haykırmak, arzın imarına, neslin ıslahına ara vermemek… Tufanlar kopsa bile tavrımız belli… Bir iyilik, bir dokunuş… Bir kurtarış… Bir çığlık… Oldukça anlamlı olacak... Helak başlasa da bize düşen hidayet için çırpınmaktır… ‘’Bir kişinin doğruluğuna vesile olmak dünyalara bedel değil miydi?’’ Bu erdemi kuşanınca yaşama bakış değişecektir… Bakışımızı değiştirelim. Sen fidanı dik, varsın ürünü görme, hasadı derme ihtimalin olmasın, Rabb’in emeğini za’y etmeyecektir… Eğer, zerre-i miskal hayrın da, şerrin de karşılığını verileceği güne inanıyorsak o zaman Gam yok, ye’s yok… Acil eylem planını devreye koyalım, anın vacibine yoğunlaşalım, elimizi tez tutalım… Eli boş gitmeyelim. Kıyameti durdurmak elimizde değil, bari elimizden geleni esirgemeyelim… Niyet esastır… ‘’Ameller niyetlere göredir.. ’’Sonuç odaklı değil, sorumluluk şuuru ile hayatı dokuyalım… Konjonktür, koşullar, kanunlar elvermese de son nefese kadar bu yol da koşmak bize düşer… Sen ‘’tohumu saç bitmezse toprak utansın”. Kıyameti fidanlarımızla karşılayalım… Yani ayakta… Yani bir iş üzere iken… diyor hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bir sonraki köşe yazımda buluşmak dileğiyle... Sevgiyle kalın… Hoşça kalın. Eğitimci yazar - Soner Atabek    </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“UYAN ÜLKEM UYAN, BAŞIMIZA NELER GELDİ.”</title>
<link>https://kiostv.net/uyan-ulkem-uyan-basimiza-neler-geldi</link>
<guid>https://kiostv.net/uyan-ulkem-uyan-basimiza-neler-geldi</guid>
<description><![CDATA[ “UYAN ÜLKEM UYAN,    BAŞIMIZA NELER GELDİ.”   ‘Maraş’tan bir haber geldi’ yıkıldı evler, ocaklar söndü. Kimi uykular depremle bölündü. Kimi uykular sonsuzluğa uzadı. Kalanlar uyuyanlara feryatlar, ağıtlar yakarak seslendi. ‘’Uyan ülkem uyan başımıza neler geldi.’’ Uzun zamandır yazamadım deprem ile ilgili… Elim gitmedi, dilim varmadı. Tam manasıyla kaosa uyandık 6 Şubat 2023 Pazartesi sabahına… Milletçe ağladık, feryatlarımız göğe yükseldi. Elimizden geldiğince dilimizin döndüğünce ne varsa yapmaya çalıştık. Yapmaya da devam ediyoruz, edeceğiz. Karıncanın İbrahim a.s.‘ın ateşine su taşıması misali… kimisi ateşe su taşıdı, kimisi odun. Ülkem akın akın yıkılan 10 şehrimize koştu, yardımlarıyla ağıtlarıyla bir oldu. Sel oldu aktı.... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebab9082d.jpg" length="134883" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 27 Feb 2023 18:46:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, çalışma, can, deprem, deva, eğitim, et, haber, hes, il, kar, köşe yazısı, sınav, soner atabek, türkiye, yardım</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>"UYAN ÜLKEM UYAN,    BAŞIMIZA NELER GELDİ."   ‘Maraş’tan bir haber geldi’ yıkıldı evler, ocaklar söndü. Kimi uykular depremle bölündü. Kimi uykular sonsuzluğa uzadı. Kalanlar uyuyanlara feryatlar, ağıtlar yakarak seslendi. ‘’Uyan ülkem uyan başımıza neler geldi.’’ Uzun zamandır yazamadım deprem ile ilgili... Elim gitmedi, dilim varmadı. Tam manasıyla kaosa uyandık 6 Şubat 2023 Pazartesi sabahına… Milletçe ağladık, feryatlarımız göğe yükseldi. Elimizden geldiğince dilimizin döndüğünce ne varsa yapmaya çalıştık. Yapmaya da devam ediyoruz, edeceğiz. Karıncanın İbrahim a.s.‘ın ateşine su taşıması misali… kimisi ateşe su taşıdı, kimisi odun. Ülkem akın akın yıkılan 10 şehrimize koştu, yardımlarıyla ağıtlarıyla bir oldu. Sel oldu aktı. Bu günler birlik olma günüdür. Yaraların birlikte sarılma günüdür. Bu dönemde tarafını iyilikten yana kullanmayanları da gördük. Bu birlikteliğe, bu vatan sevgisine ihanet etmek isteyenler, kiralara zam yapıyor. Zaruri ihtiyaçların fiyatlarını yükseltiyor. Nakliye ücretlerini fahiş fiyatlara çekiyor. Deprem üzerinden birkaç günlük dünya için şahsi menfaatler elde etmeye çalışmak, devletimizi ve milletimizi aciz göstermek, provokatif hareketlerde bulunmak insanlık dışıdır. Elbette acımız tarif edilemez büyüklükte, sözlerin kifayetsiz kaldığı zamandayız. Eğer bir şeyler söyleyeceksen, al notunu ve vaktini bekle. Varsa bir hesap, önüne kâğıdı koyarsın. Acılar inince hesabını sorarsın. Ne söyleyeceksen söylersin. Şimdi yaraların sarılma, acıların dindirilme, devletimize ve milletimize sahip çıkma günüdür. Bunların hepsi karakter meselesidir. İşte bu deprem ülkemizin karakterini, vicdanını ortaya koyup gösterdi. Şükürler olsun ki; bu yüce Türk milleti hayırda, yardımlaşmada, birlik ve beraberlikte sınavı en güzel şekilde verdi ve vermeye de devam ediyor. Bu yüce Türk milletini aşağılamaya kötü göstermeye çalışan şirk- et mensupları nefret tohumları ekmede başarılı olamıyor ve olamayacak da. Çok şükür. Bu necip Türk milleti çok büyük erdem ve olgunluğa sahip olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Akın akın yardımlar, akın akın insan seli, 10 ilimize yöneldi. İşte biz buyuz. Bizi biz yapan birlik ve beraberlik ruhudur. Teşekkürler Türkiye’m Teşekkürler necip Türk milleti.   Eğitimci – Yazar Soner Atabek  </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KİTLESEL İMHA PLANI</title>
<link>https://kiostv.net/kitlesel-imha-plani</link>
<guid>https://kiostv.net/kitlesel-imha-plani</guid>
<description><![CDATA[                      KİTLESEL İMHA PLANI Değerli okurlarım; Gerçek olan her şeyin çok daha değerli olduğu bir zamandayız. Hakiki olan her cümlenin her kelimenin hatta her harfin çok daha anlamlı olduğu bir devirdeyiz. Sözün hakikatinin devamlılığı için yazmalıyız. Yoksa doğru sözlerin içini boşalttılar, manasız onca yazılar türettiler. Doğru, hakikatli yazılar olmazsa, hiç kimse birbirini anlayamaz. Aslında yaşadığımız kaos, anlam karmaşası bundandır. Kelimelerin içi boşaltılarak insanların boş manasız, anlamsız bir hayatın içine bilinçli şekilde sevk edildiğine inanıyorum. Aslında bu tüm insanlığı sinsice imha planı. Çekilen acılar sözün hakikatinin, doğrunun kaybolması yerine yalanın, talanın geçmesi sebebiyledir ki; tarih boyunca bir daha bu acıların yaşanmaması... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebac84659.jpg" length="87672" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 06 Feb 2023 10:18:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>kitlesel imha planı, köşe yazısı, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                     KİTLESEL İMHA PLANI Değerli okurlarım; Gerçek olan her şeyin çok daha değerli olduğu bir zamandayız. Hakiki olan her cümlenin her kelimenin hatta her harfin çok daha anlamlı olduğu bir devirdeyiz. Sözün hakikatinin devamlılığı için yazmalıyız. Yoksa doğru sözlerin içini boşalttılar, manasız onca yazılar türettiler. Doğru, hakikatli yazılar olmazsa, hiç kimse birbirini anlayamaz. Aslında yaşadığımız kaos, anlam karmaşası bundandır. Kelimelerin içi boşaltılarak insanların boş manasız, anlamsız bir hayatın içine bilinçli şekilde sevk edildiğine inanıyorum. Aslında bu tüm insanlığı sinsice imha planı. Çekilen acılar sözün hakikatinin, doğrunun kaybolması yerine yalanın, talanın geçmesi sebebiyledir ki; tarih boyunca bir daha bu acıların yaşanmaması için yaşanılan tüm kitlesel acılar bile bugün normalleştirilmeye çalışılıyor. Kitlesel imhalar top, tüfek, tankla yapılmıyor ki artık! Bu imhalar yüksek teknoloji, farmakoloji, mahiyeti belirsiz sıvıları bizim ve çocuklarımızın bedenlerine zerk edilmesi, yapay genler, DNA, tekamülü, tohum, GDO, uydulardan elektromanyetik frekanslar gönderilerek yapılıyor. Ve hiç kimsenin gerçek ölüm nedeni bilinmiyor artık. Her şey kamuoyundan gizleniyor. Üzerimize dijital tsunami gibi gelen bu yeni dünya düzeni... Maalesef insan neslinin sona erdirme saikiyle programlanmış ‘’yapay zekâ ‘’ ürünüdür. Ve onların getirmek istedikleri gelecek; yapay, hibrit, mekanik, dijital köleliktir. Değerli okurlarım; tarihe baktığımızda geçmişte olanlarla sanki bugünün temelleri atılmış, tarihte ne olmuşsa hepsi bu günler içinmiş. Salgınlar, depremler, sıvılar, gıda kıtlığı, buğday tarlalarındaki yangınlar, savaşlar, küresel ısınma, ahlak dışı sapkınlıklar, değişken cinsiyetler, dinsizlik... Hepsi çok ürkütücü ve insanların çoğunluğu elektromanyetik hipnoz altında. Alametler öylesine arttı ki, vicdanları köreltebilmek için tüm imkanlarını kullanıyorlar. Dijital donanım, hız, haz, kitlesel narsizim, dünya yönetimi bu sapkınların elinde. Ahlaksızlık, cinsiyetsizlik, fıtrat karartma, dinsizlik, yeryüzüne ve insan bedenine yapay gen, hibrit insan. Doğal olan ne varsa tam bir müdahale. Kitlesel imha. İnsana yaşam gerçeğini unutturma. Sadece bireysel değil, cehenneme kitlesel sürüklenme. Ya bu sürüklenmenin hiç farkında olmayanlar… Çocuklar, gençler, yaşlılar topyekûn bu uykudan uyanmalıyız. Bu modern dünyada ne kadar mazlum, masum insan kaldıysa uyandırmalıyız. Ama önce biz uyanmalıyız. Yoksa bugünün dünyasında, şeytanın dijital teknolojisi karşısında yenileceğiz. Dünyanın bu uyanışa ihtiyacı var. Vicdanını kirletmeyen, kalbini temiz tutmayı başaran insanlar! Hepimizin birbirimize ihtiyacı var. Dayanışmaya, gönülden sohbet etmeye ihtiyacı var. Yazımı Mehmet Akif'in şu dizesiyle sonlandırıyorum. "Alemde ziya yoksa halk etmelisin halk. Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam kalk"   Sevgiyle kalın Hoşça kalın   Eğitimci – Yazar Soner Atabek    </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HAKSIZ KAZANANLAR</title>
<link>https://kiostv.net/haksiz-kazananlar</link>
<guid>https://kiostv.net/haksiz-kazananlar</guid>
<description><![CDATA[ HAKSIZ KAZANANLAR   Bazı insanlar ‘’ haksız kazanç’’ sağlar ve dünyanın her yerinde ‘’ hak etmeden bir yere gelenler’’ bulunur. Bu tespitim kötülüğü normalize etmek için değildir. Sadece sorunun sınırsız bir mücadele olduğunu, tek harekette çözülemeyeceğini göstermektir. Değerli okurlarım, hayatta ‘’hak eden herkesi hak ettiğini düşündüğü yere getirmek’’ mümkün mü? Haklı kazanç mutlak olarak adil olabilir mi? Ben meritokrasiye inanıyorum; ama insan doğasını da biliyorum. Eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi evrensel sorunlar bizim ömrümüz içinde ve tek bir işlemle çözülemeyecek kadar büyüktür. Bu yüzden güzel bir dünya inşa etmek için illa ki haksız kazanç elde edenlerin bitmesini beklememek gerekir. Tarih... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebad70db7.jpg" length="102783" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 23 Jan 2023 10:17:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>haksız kazananlar, köşe yazısı, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>HAKSIZ KAZANANLAR   Bazı insanlar ‘’ haksız kazanç’’ sağlar ve dünyanın her yerinde ‘’ hak etmeden bir yere gelenler’’ bulunur. Bu tespitim kötülüğü normalize etmek için değildir. Sadece sorunun sınırsız bir mücadele olduğunu, tek harekette çözülemeyeceğini göstermektir. Değerli okurlarım, hayatta ‘’hak eden herkesi hak ettiğini düşündüğü yere getirmek’’ mümkün mü? Haklı kazanç mutlak olarak adil olabilir mi? Ben meritokrasiye inanıyorum; ama insan doğasını da biliyorum. Eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi evrensel sorunlar bizim ömrümüz içinde ve tek bir işlemle çözülemeyecek kadar büyüktür. Bu yüzden güzel bir dünya inşa etmek için illa ki haksız kazanç elde edenlerin bitmesini beklememek gerekir. Tarih boyunca ve tüm toplumlarda haksız kazanç elde eden, hak etmeden bir yerlere gelen hep olmuştur. Eğer buna takılırsanız, hak ederek yükselenleri göremezsiniz. Mesela insanlar oy verdiği politikacının hak ettiğini, vermediklerinin ise etmediğini düşünürler. Bu işin içinden nasıl çıkacağız? Bilim insanlarına sorsanız, pop starların bu kadar şöhret ve servet sahibi olması haksız ve mantıksızdır. Siyasi seçim sonuçlarına göre kaybeden partiler de kazananların haksız ve mantıksız bir kazanç sağladığını düşünürler. En iyi öğretmenlerin en iyi topçulardan daha az kazanması, çoğu insana göre mantığa da adalete de eşitliğe de sığmaz. Peki hak edene nasıl karar vereceğiz? Kimi hak edenin sınavla belirlenmesini ister, bazıları sınavsız. Herkesi hak ettiği yere getirmek mümkünse, bu standardı olmayan "hak etme" sorunlarını nasıl çözeceğiz? Değerli okurlarım, asıl sorun şu ki, ‘’ sistem bozuk’’ gerekçesiyle sürekli söylenip işini iyi yapmamak bozuk düzenin devamlılığına neden oluyor. Adaletli ve eşit bir dünya inşa edilene kadar beklemek yerine, yaptıklarımızla dünyayı adaletli ve eşit hale getirmek için mücadele etmemiz gerekiyor. Haksızlıklara söylenmekle haklı olabilirsiniz. Sonsuza kadar söylenebilir, sızlanabilir, şikâyet edebilirsiniz. Sonunda siz söylendiniz diye, sızlandınız diye dünyaya adalet gelmeyecek, eşitlik olmayacak. Tek ömrümüz var ve bir kez yaşayacağız. Yaşamımız boyunca sızlanarak, ağlayarak, söylenerek geçireceğimize, ‘’ her şey eksik, yanlış ve yetersiz olmasına rağmen biz neler yapabiliriz, bu haksızlığı, bu adaletsizliği nasıl düzeltebiliriz diye düşünsek daha doğru olmaz mı? Ben doğdum doğalı Türkiye’nin eğitim sistemi, yargı sistemi ve yönetim sistemi birçok insan tarafından yetersiz ve yanlış bulunuyor. Bir ara merak edip son 50 yılın adalet, eşitlik, eğitim sistemlerini incelediğimde geçmişte de aynı eksik ve hataların olduğunu gördüm. Antik Yunan, Sümer ve Roma kaynakları da çoğu çatışmanın hiç değişmediğini gösteriyor. Bir ülkenin en önemli sermayesi, o ülkeyi güçlendirecek en önemli şey vatandaşlarının kendi çabasıyla, kötü şeyler yapmadan ve sırf işini iyi yaparak en alttan en üste çıkabileceğine inanmasıdır. Her toplumda düzgün bir şekilde başarılı olmuş milyonlarca insan vardır; ama yolsuzluk yapanlar daha çok haber değeri taşıdığından sürekli gündeme gelirler. İnsanlar devamlı yolsuzlukları konuşunca, ülkede ‘’ düzgün yollardan asla başarılı olunamayacağı’’ algısı hâkim olur. Sonuç olarak, her şeyin düzelmesini, düzeltilmesini beklemektense, mevcut şartlarda mücadele ederek ben ne yapilirim nasıl katkı sunabilirim, sorusuna yönelmek en doğru olanıdır diye düşünüyorum. Doğru yolda olsan bile öylece durup beklemek, haksızlığa kol kanat germek kadar tehlikelidir. Eylemsizliğin olduğu yerde değişim mümkün olmaz. Ve eylemsizliğin tehlikesi yanlış adım atmaktan daha kötüdür; çünkü yanlış da olsa aksiyon almak bizi sonuca götürmese de o yolda olduğumuzun, niyetimizin kanıtıdır. G.K Chesterton’unda dediği gibi, bir insan ne yaparsa yapsın kaçamadığı bir kadere inanmıyorum. Ancak hiçbir şey yapmazsa kaçamayacağı bir kadere inanıyorum. Ağlamak sadece bebeklerin sorunlarını çözer. Sürekli sızlanmak büyümemişlerin yoludur. Haklı olduğun kadar mücadeleci olman da gerekir diyor. Adaletli, eşit, haksızlıkların, hukuksuzlukların olmadığı özgür bir dünya düşleriyle yazımı sonlandırıyorum. Sevgiyle kalın Hoşçakalın Eğitimci – Yazar Soner Atabek        </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KIYAMET KOPUYOR</title>
<link>https://kiostv.net/kiyamet-kopuyor</link>
<guid>https://kiostv.net/kiyamet-kopuyor</guid>
<description><![CDATA[ KIYAMET KOPUYOR Merhaba değerli okurlarım, “ Kıyamet kopuyor, dünyanın sonu geliyor” adlı köşe yazımla karşınızdayım, hazırsanız başlayalım. 2012 yılında Maya takvimine göre kıyamet kopuyordu. Bu köşe yazımı okuduğunuza göre bu tahmin çok da isabetli değildi. Aslında buna Maya takviminin sonu geldi diyebiliriz. Hatırlayalım, birçok kıyamet meraklısı, bunu dünyanın sonu olarak yorumladı. Dünyada sadece iki yerin kıyametten kurtulacağına inanıyorlardı. (Neden böyle inandıklarını sormayın.) Fransa’da Bugarach köyü ve Türkiye’de Şirince köyü. Rivayete göre Hz. İsa Maden dağına dev bir gemi ile inip inananları kurtaracaktı. Şirince köyü günler öncesinden tıka basa doldu. İnanılmaz ilgi gören köyde adeta turizm patlaması yaşadık. İlginç şekilde köyün... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebae6aef4.jpg" length="130464" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 09 Jan 2023 10:16:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>kıyamet, kopuyor, köşe yazısı, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KIYAMET KOPUYOR Merhaba değerli okurlarım, “ Kıyamet kopuyor, dünyanın sonu geliyor” adlı köşe yazımla karşınızdayım, hazırsanız başlayalım. 2012 yılında Maya takvimine göre kıyamet kopuyordu. Bu köşe yazımı okuduğunuza göre bu tahmin çok da isabetli değildi. Aslında buna Maya takviminin sonu geldi diyebiliriz. Hatırlayalım, birçok kıyamet meraklısı, bunu dünyanın sonu olarak yorumladı. Dünyada sadece iki yerin kıyametten kurtulacağına inanıyorlardı. (Neden böyle inandıklarını sormayın.) Fransa’da Bugarach köyü ve Türkiye’de Şirince köyü. Rivayete göre Hz. İsa Maden dağına dev bir gemi ile inip inananları kurtaracaktı. Şirince köyü günler öncesinden tıka basa doldu. İnanılmaz ilgi gören köyde adeta turizm patlaması yaşadık. İlginç şekilde köyün imamı da ortadan kayboldu. Bahsedilen gemi de gelmedi.   Bu durum aslında ilk değildi. ABD’li ‘’seekers” (arayanlar) tarikatı, 21 Aralık 1954 sabahı büyük bir selin, dünyanın sonunu getireceğine inanıyordu. Bu tarikatın şarlatan lideri Marian Keech’in uydurduğu kehanete inanan tarikat üyeleri ‘’kıyamet’’ öncesi 20 aralık 1954’te Keech’in evinde toplandı. Bu saçmalığa inananlar, sabaha karşı sel dünyayı yok ederken, kendilerini kurtarmaya gelecek olan uzay aracına yalnızca kendilerinin binip gideceklerine ve tüm dünyanın bir sel ile yok olacağına eminlerdi. Şimdi sizler bu tarikat üyelerinin nasıl ikna edildiklerini merak ediyorsunuz? O zaman bir adım daha ileri gidelim, o gece uzay aracı gelmedi, dünyayı da sel alıp götürmedi. Şarlatan tarikat liderinin kehaneti tutmadı. Bu duruma hazırlanan tarikat üyeleri her şeylerini satmışlardı. Ellerinde hiçbir şey kalmamıştı. Bu olanlar üzerine şimdi siz sanıyorsunuz ki tarikat dağıldı değil mi? Hayır! Aksine daha da güçlendi. Nasıl mı? Keech’e o gün sabaha karşı kutsal bir güncelleme mesajı geldi. Allah, tarikat üyelerinin iyi niyeti sonucunda dünyayı yok etmekten vazgeçmişti. Hiç kimse de kalkıp demedi ki; madem iptal olabiliyordu, biz neden uzay gemisi bekledik? Sanmayın ki bu cehalet sadece 1960’lı yıllarda kaldı. Günümüzde kıyamet sığınakları satılıyor. Yani değişen pek bir şey yok.   Değerli okurlarım; Dediğim gibi değişen hiçbir şey yok. Geçmişte topluma yön veren dini yapılar, tarikatlar, kiliseler vardı. Günümüzde de modern tarikatlar olarak niteleyebileceğimiz toplumsal gruplar var. İnsanların bir gruba ait olma hissini kullanarak onu yönlendiren, sömüren yeri geldiğinde de kandıran ve bunlardan rant elde eden birçok modern yapı bulunmaktadır. Bu yapıların varlığını inkâr edemeyiz insanlık oldukça varlıkları devam edecektir.   İnsan birçok değere sahip olabilir. Bir tarikata bağlı olma gibi, bir partiyi tutma gibi, futbol takımı taraftarlığı gibi. Eğer bir konuya tamamen inanıyorsak, onun yanlış olmasını istemeyiz. İnsanlar veya toplumlar inandıkları şeylere karşı çıkan kişilere, kurumlara ve hatta devletlere bile saldırma eğilimindedirler. (Bunu 15 Temmuzda da yaşadık) Bu siyasi, politik, dini konularda da aynıdır.   Örneğin sporun amacı takım olmak birliktelik kurmak iken, insanların birbirlerine küfretmesi hatta birbirlerini öldürmesi sizce de çelişki değil mi? Siyasetin amacı insanları bütünleştirmek, bir arada huzur içinde yaşamasını sağlamakken, siyasetçilerin birbirlerine yaptıkları hakaretlerin, küfürlerin, toplumu sanki ayrıştırma yarışına girmişlercesine insanları kutuplaştırması sizce de çelişki değil mi? Arjantin’de iktidar hatası ile ekonomik krizde sürünen halka soruyorlar: “ İktidardan memnun musunuz?’’ diye. İktidar yanlısı diyor ki: Çalıyor ama çalışıyor da... Hem zaten kim gelse çalacak, bunlar daha iyi. Bak görüyor musunuz, kendisinden çalınmasını nasıl da umursamıyorlar. Çünkü körü körüne saplantılı, inancı yanlış, bildiklerini galebe çalıyor. Her yeni çıkan yolsuzlukta sorun değil diyorlar. Bir kereden bir şey olmaz diyorlar. Ya da iftira olduğunu düşünüp inanmıyorlar. Doğru olduğunu bilseler de inançlarına zeval gelmesini istemiyorlar. Değerli okurlarım, Maalesef insanların çoğu fikir geliştirme, inovatif düşünce, beyin fırtınası gibi kavramlarla hiç ilgileri yok. Bu tür insanlar tıpkı koyun gibi çok rahat yönlendirebiliyorlar. Bu kişiler için tek yapman gereken sürünün duyması gereken kaval sesini iyi çıkartmaktır. Onlar yıllarca aynı melodiyi dinleyerek yaşayabilirler. Çünkü onlar cehaletleri ile mutlulardır. İşin en garip tarafı sen onları kurtarmaya çalışsan da, onlar kendi cehalet havuzlarında yüzmekten kurtulmak istemezler. Hatta seni de kendi havuzlarına davet ederler. Böyle insanları kendi haline bırakmak en faydalı şey olacaktır. Kendi önyargılarından kurdukları setlerin gerçek karşısında yıkıldığını fark edene kadar onları mutlu cehaletleriyle başbaşa bırakmak en rahat yol olacak kanaatindeyim.   Önyargı insanın sahip olabileceği en kötü arkadaştır. Değerli okurlarım, Lütfen herhangi bir konuda sosyal medyadan, yarı cahil birisinden, her konuda fikri olduğuna inanan sözde bir arkadaştan edindiğiniz fikirle yetinmeyin. Maalesef toplumumuzda özellikle sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile cahil insan artık çok daha cesurca davranıyor. Aslında internet daha çok cahili bir araya topladı diyebiliriz. Siz lütfen her konuyu en az üç kaynaktan araştırmadan fikrinizi beyan etmeyin. Çünkü mutlaka kirli bilgi size de ulaşacaktır. Bu bilginin negatif ya da pozitif olmasının bir önemi yok. Doğru bilgiyi alıp insanlara ulaştırmak en büyük vazifeniz olsun. Sizlere Mevlana’nın şu sözleriyle veda etmek istiyorum ‘’ ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.’’   Sevgiyle kalın Hoşçakalın   Eğitimci – Yazar Soner Atabek                  </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HATA MI? KÖTÜLÜK MÜ?</title>
<link>https://kiostv.net/hata-mi-kotuluk-mu</link>
<guid>https://kiostv.net/hata-mi-kotuluk-mu</guid>
<description><![CDATA[ HATA MI? KÖTÜLÜK MÜ? Değerli okuyucularım bugün sizlerle hata yapmak ile kötülük yapmak arasındaki farkı anlatmak istiyorum. Kötülük yapmak ile hata yapmak arasında kocaman bir fark vardır. Ömrümüz boyunca hepimiz hatalar yaparız ve yapacağız da. Yaptığın şey sadece seni etkiliyorsa, bu hatadır. Ama sonuç başkalarını da etkiliyorsa, mutsuz ediyorsa, işte bu kötülüktür. Sen tekrarladıkça bu, karakterinin bir parçası haline gelir. Kötü olmak içine, ruhuna işler. Artık doğru ve iyi bir şey yapmak seni mutlu etmez. İyilik anlamsız gelir. Hatta etrafında iyilik yapanları  enayiler olarak görürsün. Değerli dostlarım, Bir, dünya çapında hatalar vardır. Bir de ülkelere, illere ve hatta yaşadığın mahalleye... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebaf643b5.jpg" length="84493" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 28 Dec 2022 10:14:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>hatamı, köşe yazısı, kötülükmü, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>HATA MI? KÖTÜLÜK MÜ? Değerli okuyucularım bugün sizlerle hata yapmak ile kötülük yapmak arasındaki farkı anlatmak istiyorum. Kötülük yapmak ile hata yapmak arasında kocaman bir fark vardır. Ömrümüz boyunca hepimiz hatalar yaparız ve yapacağız da. Yaptığın şey sadece seni etkiliyorsa, bu hatadır. Ama sonuç başkalarını da etkiliyorsa, mutsuz ediyorsa, işte bu kötülüktür. Sen tekrarladıkça bu, karakterinin bir parçası haline gelir. Kötü olmak içine, ruhuna işler. Artık doğru ve iyi bir şey yapmak seni mutlu etmez. İyilik anlamsız gelir. Hatta etrafında iyilik yapanları  enayiler olarak görürsün. Değerli dostlarım, Bir, dünya çapında hatalar vardır. Bir de ülkelere, illere ve hatta yaşadığın mahalleye göre normal olduğu sanılan kötülükler vardır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de sebepsiz yere kötülük yapan insanlar görüyoruz. Hayvana tecavüz edeni de gördük, orman yangını çıkarmak için kedileri yakıp ormana salanı da... Piknik yapmak için orman yakan, tarihi eserlere aşkını kazıyan ya da yol tabelasını silahla ateş ederek delik deşik eden kimdir? Bilemem. Zaman o insanları toplu taşımada başkalarını taciz eden yaratıklara çeviriyor ya da hayvanların başına kürekle vuran vicdansıza ya da kendi anne babasının canına kastedebilecek bir caniye... Aslında onları tespit etmek zor değil. Bu tür yaratıklar genelde sokakta böğürerek konuşurlar. Ellerindeki çöpü yere atmaktan çekinmezler. Arkadaş çevreleri ile birlikte iken yani sürü halinde iken, başkalarına saldırmak, başkalarını taciz etmek, laf atmak normaldır onlara göre. Sürüden aldıkları güçle her türlü zorbalığı kendilerine hak görürler. İş hayatında da kötü insanları çok bariz görebilirsin. Onların amacı başkalarını aşağı iterek yükselmektir. E – mail gönderirken bile amacı birilerini rahatsız etmektir. Onlar için tüm sorumlulukları başkalarına atmak yeterlidir. Sorumluluklar başkalarına başarı ise sadece kendilerine aittir. Toplantılarda da sadece olumsuz fikirleri vardır. Üstelik bir neden bile belirtmezler. Sadece ‘’olmaz!’’ derler. Patronun ya da amirinin yanında yalakaca dolaşırlar. Çok ilginçtir ki az kişi fark eder bu gereksiz varlıklarını. Hatta tüm çalışanlar onu sever, ta ki kendilerine de kazık atana kadar… Kariyer hedefi olan ve yarın saygın biri olmayı planlayan, bir ünvan sahibi olmayı, bir isim olmayı uman insan kötülük yapmaz. Aslında kötülük insanların bakış açısına göre değişiyor. Mesela birisi başkasından para çalsa, bizden de çalabilir diye kendimizi güvene almak için uzaklaşırız. Ama eğer bu hırsızlığın sonunda 20 milyon dolar gibi bir pay teklif edilirse bazı insanlar karşı tarafın da bunu hak ettiğini düşünür ve susar. Peki insanları kötü hale getiren ne? Günah baskısı, toplum baskısı, aile baskısı, el alem ne der hapishanesi. Çocuk bu çıkmazlarda büyüdükçe nihayetinde içinden, özgür olmak isteyen ikinci bir kişilik fırlıyor. Bazı duygular ne kadar bastırılırsa o kadar şiddetle açığa çıkıyor. Tıpkı bir volkan patlaması gibi. Başkalarına eziyet ederek o bastırdığı şeyleri yaşamak istiyor. Ömrünün ilk yarısını ailesinin, çevresinin istediği insan olarak geçiriyor. İkinci yarısını yani kendi kontrolündeki dönemi ise ailesinin tam tersi bir insan olarak yaşıyor. Peki bu çizgiyi ne düzeltir? Bu çizgiyi vicdan belirler. Vicdan insanın içindeki yanılmaz yargıçtır.  Maalesef vicdan ailenin sana vermesiyle olmuyor sadece. Senin de sevmeyi ve sorumluluk almayı öğrenmen, vicdanını geliştirmen  lazım. Peki kötülük yapmayı engelleyen nedir? Yani insanları iyi olmaya iten nedir? Kötülüklerden insanı alıkoyan, iyiliğe iten tek faktör ‘’sevgi ‘’dir. En az sevgi kadar önemli olan bir diğer ihtiyacın ise, saygı olacak. Olmalı. Eğer saygı görmek istemiyorsan ya aşırı özgüven kaybı yaşamışsındır ya da depresyondasındır. Sadece başkalarından gelen saygı yetmez. İnsan, kendisine saygılı olmayı da öğrenmeli. Başkalarına saygılı olmayı da. Kurallara uymayı da öğrenmelisin. Yazılı olmayan, hatta hiç umursanmayan kurallara bile. Çünkü sen artık dünya insanısın. Kurallara uyma isteğinin sebebi ister dini inancın olsun ister topluma saygın ister kanunlardan çekinmen. Hangi saikle iyi bir insan olma yolundaysan bu yolda: "Saygı kayığına binmeden sevgi denizi geçilmez." düsturun olsun. Yeter ki senin ismin geçtiğinde insanların yüzlerinde gülümseme olsun. Bizi insan yapan saygı ve sevgimizdir diyor hepinizi saygıyla sevgiyle kucaklıyorum. Başka bir konuyla tekrar karşınızda olmak ümidiyle ... Sevgiyle kalın Hoşçakalın Eğitimci – Yazar Soner Atabek          </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>TÜKETİM ÇILGINLIĞI</title>
<link>https://kiostv.net/tuketim-cilginligi</link>
<guid>https://kiostv.net/tuketim-cilginligi</guid>
<description><![CDATA[ TÜKETİM ÇILGINLIĞI Değerli okurlarım, Bugün sizlerle Tüketim çılgınlığı hakkında konuşmak istiyorum. Tüketim çılgınlığı bize kapitalizmin bir dayatmasıdır. Kapitalizm diyor ki; Her şeyin bir bedeli var ve sende o güzel paracıklar varsa, alırız. Hepsini alırız. Kapitalizm para harcama özgürlüğüdür. Her şeyi satın alabilirsin… Hayallerini. Yaşam amacını. Para harcamak mutluluk sebebidir. Garip değil mi? Asıl mantıklı olan para kazanmak olmalıydı. İnsanlar dokunduğu şeyleri daha çok sever. O sebepten dolayı İnsanların paraya dokunmasını kaldırdılar. Gerçek kâğıt, mıncırılası paranın, bankalardaki rakamlara oranı %15 civarı. Her şey rakam oldu. Sadece el değiştiren sayılar. Sayıların değişimi değil de, o rakamlarla aldığın şeyler, dokunduğun şeyler seni mutlu... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb0511c0.jpg" length="104918" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 09 Dec 2022 10:13:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>köşe yazısı, soner atabek, tüketim çılgınlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>TÜKETİM ÇILGINLIĞI Değerli okurlarım, Bugün sizlerle Tüketim çılgınlığı hakkında konuşmak istiyorum. Tüketim çılgınlığı bize kapitalizmin bir dayatmasıdır. Kapitalizm diyor ki; Her şeyin bir bedeli var ve sende o güzel paracıklar varsa, alırız. Hepsini alırız. Kapitalizm para harcama özgürlüğüdür. Her şeyi satın alabilirsin… Hayallerini. Yaşam amacını. Para harcamak mutluluk sebebidir. Garip değil mi? Asıl mantıklı olan para kazanmak olmalıydı. İnsanlar dokunduğu şeyleri daha çok sever. O sebepten dolayı İnsanların paraya dokunmasını kaldırdılar. Gerçek kâğıt, mıncırılası paranın, bankalardaki rakamlara oranı %15 civarı. Her şey rakam oldu. Sadece el değiştiren sayılar. Sayıların değişimi değil de, o rakamlarla aldığın şeyler, dokunduğun şeyler seni mutlu ediyor. Çünkü; parana dokunamıyorsun. İnsan dokunduğu şeyleri daha çok sever. Örneğin; elbise, mobilya, telefon, pizza, döner… gibi tüm bunların ortak özelliği, onlara dokunabilmen. Demek ki insan dokunduğunu seviyor. O yüzdende sayılardan oluşan ve kredi kartının içinde saklı duran parasını, dokunabileceği ayakkabılar ve elektronik aletler ile değiştiriliyor. Kapitalizm de işte buna bayılıyor. Yenisini al… yenisini… Asıl mesele burada başlıyor. Bir şeyin yenisini almak için elindeki ne zaman eskidi ve bunun eski olduğunu kim söylüyor? Fabrikalar 24 saat çalışarak yeni akıllı telefonlar üretiyor. Milyonlarca hem de. Peki herkesin telefonu varsa, ki var. Yenisi niye alınsın? Telefonun gayet güzel çalışıyor. Çökmüyor, donmuyor, fotoğraf da çekiyor. O zaman kapitalizm diyor ki: Yenisi daha havalı. Ünlüler de bunu kullanıyor, bak yan komşun da almış. Şimdi senin telefonun onlarınkine göre eski oldu. Yani elindeki telefon, sana göre ve bütçene göre eskimedi, hatta çizik bile yok. Ama kapitalizme göre eskidi. Yenisini al … Al yenisini... Bu daha havalı... Senin neyin eksik diğerlerinden? Bir dilim baklava yersen güzel. Peki 30 dilim yersen? Bir yerden sonra artık bünye arzulamaz. Doyum noktasından sonra sıkılır. Buda senin ondan sıkılman demektir. Para verdiğin şey de bir süre sonra eğlenceli, ilginç ve yeniliğini kafanda yitiriyor. Burada devreye kapitalizm giriyor. Kapitalizmin en sevdiği şey. Bu düşünceye bayılıyor. İşte seni her defasında para harcamak için vicdanen rahatlatan sisteme kapitalizm diyoruz. Bu kapitalist düzenin bir parçası olan sen de her seferinde ‘’ ama artık bu benim hakkım değil mi’’? diye bahane bulmaya devam edeceksin. Hafta içi çalışıp hafta sonu tatil yapıyorsun. Hafta sonları dinlenesin diye değil, sistemden aldıklarını geri veresin diye tatil veriyorlar. Michael Moore kapitalizmi bakın nasıl tarif etmiş; Kapitalizm, birkaç kişinin çok iyi iş yapacağı ve geri kalanının da birkaçına hizmet edeceği anlamına gelir. Bende diyorum ki; Tüketim çılgınlığı; insanın kendini unutan ve unutturan eseridir. Şunu satın almak, bunu başarmak, yeni bir deneyimden geçmek gibi hedeflerimiz var. Hedef ve amaçlarımız yüzünden, hayatı yaşamak yerine tüketiyoruz. Hayatla yekvücut değiliz artık. Değerli okurlarım, Yeni bir tüketici ahlakı oluşturuldu; Evin varsa saygınsın! Araban varsa saygınsın! Kredi kartın varsa saygınsın! Mevkiin varsa saygınsın! Cep telefonun markası kadar saygınsın! Giydiğin elbisenin markası kadar saygınsın! Tüketim – marka çılgınlığı toplumumuzu derinden etkiledi. Mücahit- Müteahhit oldu. ‘’Tek lokma -tek hırka ‘’anlayışı lüks yaşama dönüştü. ‘’ Tüketin ha tüketin’’ yarışı kutsandı. Tüketim çılgınlığı alkışlandı. Aslında tüketimde belirleyici olan kendisi değil, kapitalizmdir. Arzı da talebi de kapitalizm belirliyor. İnsan bu vahşi kapitalizmin çarkları arasında tükenirken, bizatihi kendisi de tükendi.   Değerli okurlarım,   Türkiye de aşırı yaygın anlaşılmaz gösteriş ve şekilcilik, tarif edilemez bir sefalete yol açtı. Tüketim çılgınlığı kanserdir, vebadır, hastalıktır, bizlerin bir an önce bu hastalıktan kurtulmamız gerekiyor. İnsanın, insana değer verdiği, güzel bir dünya dileğiyle… Hepinizi Sevgi - Saygı ve muhabbetle selamlıyorum. Bir başka köşe yazımda buluşmak dileğiyle... Hoşça-kalın Sevgiyle - kalın   Eğitimci- Yazar Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>AİLE BASKISI</title>
<link>https://kiostv.net/aile-baskisi</link>
<guid>https://kiostv.net/aile-baskisi</guid>
<description><![CDATA[                             AİLE BASKISI Değerli okurlarım; bugün sizlerle aile baskısını ve yarattığı sonuçları konuşmak istiyorum hazırsanız başlayalım.   Aile baskısını yaşamayan hemen hemen kalmamıştır. Ailede sana hep tek bir seçenek sunulur; ama özgürsün gibi davranılır. Tren raylarında gidersin, şerit değiştirme hakkın yoktur. Hep ileri gitmek zorundasındır. Ailenin döşediği çelik ve esnemez rayların seni direk götüreceği garantili sonuçlara doğru, hep ileri… Nereye vardığını varacağını da asla bilmezsin. Çünkü ailen senin yaşadıklarını, yaşama ihtimalin olan şeyleri daha önce tecrübe etmiştir. Senin geleceğin yollardan geçmiş, senin seçeceğin durumları seçmiştir. Dünya da geçen yıllar çok şeyi değiştirdi; ama onlar için hiçbir şey değişmedi. Tabi ki... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb13fcc0.jpg" length="81476" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 29 Nov 2022 10:12:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aile baskısı, köşe yazısı, soner atabek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                            AİLE BASKISI Değerli okurlarım; bugün sizlerle aile baskısını ve yarattığı sonuçları konuşmak istiyorum hazırsanız başlayalım.   Aile baskısını yaşamayan hemen hemen kalmamıştır. Ailede sana hep tek bir seçenek sunulur; ama özgürsün gibi davranılır. Tren raylarında gidersin, şerit değiştirme hakkın yoktur. Hep ileri gitmek zorundasındır. Ailenin döşediği çelik ve esnemez rayların seni direk götüreceği garantili sonuçlara doğru, hep ileri… Nereye vardığını varacağını da asla bilmezsin. Çünkü ailen senin yaşadıklarını, yaşama ihtimalin olan şeyleri daha önce tecrübe etmiştir. Senin geleceğin yollardan geçmiş, senin seçeceğin durumları seçmiştir. Dünya da geçen yıllar çok şeyi değiştirdi; ama onlar için hiçbir şey değişmedi. Tabi ki birey ne dilerse olmamalı. Anne ve babalarının fikirleri ve öğrendikleri muhakkak önemlidir. Fakat aradan onlarca sene geçmiştir ve bazı bilgiler güncellenmediği için zararlı hale gelmiştir. Anne babalar hayat tecrübelerini çocuklarına aktarmalı; fakat tehdit, şantaj, unsuru olarak kullanmamalı. Böyle davranıldığında çocuk senin kontrolündeyken senin istediğin gibi olur, sonra istediğini yapar. Her başarısızlığın arkasında psikolojik eksiklik vardır. Bu eksiklik anne babanın yaptığı şantaj ve tehditten kaynaklanır. Aile baskısının bir kötü tarafı da şudur ki bu baskıya maruz kalan çocuk büyüyünce de aynısını kendi çocuklarına uygular. Güvenilmeyen çocuk aslında ailenin yetiştirme konusundaki başarısızlığıdır. Bu çocuk dünyaya kötü insan olmak için gelmedi neticede. Baskı sonucu kaçış evlilikleri yapanlar... Baskı ile kız çocuğunu çocuk yaşta pedofili hastası sapıklar ile evlendirenler... Aileye inat ya da aile mutlu olsun diye nişanlanıp evlilik öncesinde kurtulma yolu arayanlar… Ve daha niceleri… Baskı bazen öğrenilmiş çaresizliğe dönüşüyor. Çocuk artık yetişkin oluyor; ama yine de karar almaktan korkuyor. Ailesi ölünce de boşluğa düşüp, sürüklenmeye başlıyor.   Değerli okurlarım,   Anneler ‘’Hakkımı helal etmem!’’ deyip duruyor. Şimdi şu hak konusunu bir konuşalım. Kimin kimde hakkı var? Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki ben de çocuk sahibiyim. Bir insanın ebetteki anne ve babasına karşı sorumlulukları vardır; ama asıl düşünmesi gereken kendi ailesi ve çocuklarıdır. 40 yaşına gelmiş özgüveni sıfır bireyler var. Ya da çocuk kendi dilediği gibi davranmayınca şiddete başvuran ruh hastası aileler var.   Değerli okurlarım, Dünyada bunun için çözüm var. Aile şiddet uygular ise, çocuk aileden alınıyor. Şimdi diyeceksiniz ki: ‘’ Hocam daha mı iyi oluyor?’’ Aile içi şiddet ile yetişmeyi reddeden çocuklara ne oluyor görelim mi? İsterseniz bir Türkiye turuna çıkalım. &gt;Türkiye’de son 16 yılda 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yaptı. &gt;Cinsel suçların yüzde 46’sının çocuklara karşı işlendiği, çocuğa yönelik cinsel istismarda Türkiye’nin dünya listesinde 3. Sırada olduğu belirtildi. &gt;TUİK verilerine göre, son 10 yılda 482 bin 908 kız çocuğu devletin izniyle evlendirildi. &gt; Son 6 yılda 142 bin 298 çocuk anne oldu. &gt; 15 yaşın altında cinsel istismara uğrayarak doğum yapan çocuk sayısı 15 bin 937 olarak kayıtlara geçti. Bunları bilmeyince hayat ne kadar da güzel değil mi? bize ne bunlardan. Değerli okurlarım,   Aile baskısı çocuğu yalancı da yapar. Çünkü çocuk her fikrini söylediğinde ceza alır. Çocuğa bağırılır. Bağıran anne baba, kendileri de öyle yetiştikleri için bağırır. Bir insan bağırarak iletişim kuruyorsa, onun fikrinin hayvandan farkı yoktur. Bir süre sonra ne böğürdüğünün bir önemi olmayacak. Sonra çocuk zaten pes edecek. Ey anne baba; Sen anne baba değilsin artık.  Sen Hitler’sin. Sen diktatörsün. Sen çocuk ruhu katilisin. Çünkü sen çocuk eğitmeyi sadece ‘’ Halıya sıçmasın, açlıktan ölmesin, sorun çıkarmasın yeter ‘’ diye düşünüyorsun. Ruh sağlığı, kişisel gelişimi, bir sanatı benimsemesi, müzik aleti çalması, istediği kariyeri yapması senin için çocuk gelişimine dâhil değil. Bana diyeceksiniz ki, para. Hocam para! Ben sana çocuğunu Viyana devlet opera Balesi’ne yazdır, ya da özel üniversitede okut demiyorum ki. Ben sana ‘’çocuğunu dinle’’ diyorum. Sen ölüp gittikten sonra geriye kalan tek eserin o olacak. Sen ona sarılmadıkça, sen onu dinlemedikçe, sen onun fikrini bilmedikçe, aile olamazsın diyorum. Bugün iki yaşındaki çocuğun bile fikri var. Artık kimse, senin benim çocuğum gibi ablak değil. Televizyon ve internet beyinlerini fikirler ile dolduruyor. Hangisi doğru ya da yanlış, senden öğrenmeli. Ama sen başından atarsan, ‘’odasında sessizce dursun yeter’’ diye düşünürsen ve ölene kadar rahatça ‘’ Survivor’’ ya da ‘’ evlendirme programları izleye bilmek için çabalarsan o çocuk senin olmaz. O çocuk kimi izlerse onun çocuğu olur. Aile istediği kadar baskılasın, çocuk bir gün büyüyecek veya özgür kalacak. Kaçacak. Özgürlük için istemediği kişiyle evlenmeyi kabul edecek ve sonra boşanacak ya da intihar edecek. Harun Yahya; baskıya göz yummak da başlı başına bir baskı olduğunu söyler. Değerli okurlarım, Bütün bu olumsuzlukların müsebbibi bence sevgi ve bilgi eksikliğidir.  Onun için lütfen her işimizi sevgiyle yapalım. Çocuklarımıza sevgi verelim. Dünyayı sevgi düzeltecek ve sevgi kurtaracak diyorum ve hepinizi sevgiyle muhabbetle kucaklıyorum.   Eğitimci- Yazar Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İNANÇ SÖMÜRÜSÜ</title>
<link>https://kiostv.net/inanc-somurusu</link>
<guid>https://kiostv.net/inanc-somurusu</guid>
<description><![CDATA[ İNANÇ SÖMÜRÜSÜ   Merhaba değerli okurlarım   Bugün sizlerle inanç sömürüsü hakkında konuşmak istiyorum. Hazırsanız başlayalım.   İki şekilde sömürü vardır; Birincisi inanç sömürüsü, İkincisi duygu sömürüsü. Bir çoğumuz hayatın pek çok yerinde duygu sömürüsüyle ve inanç sömürüsüyle karşılaşırız. Duygusal şantajdır bu. Kimileri insanları daha fazla para kazanmak için sömürür, kimileri gücünü artırmak için, kimileri politika için, kimileri ise bireysel çıkarları için sömürür. Önemli olan da sebep değil sonuçtur. Yani nasıl sömürüldüğün ve en sonunda sana ne olduğu önemlidir. Eğer sömüren, senin ruhunu tüketecek kadar emiyorsa, o zaman sana yaşayacak kadar mutluluk ve umut bırakmayabilir.   Değerli okurlarım;   Bazıları... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb22efe7.jpg" length="77353" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 14 Nov 2022 10:10:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, değer, ders, doğa, eğitim, hizmet, inanç sömürüsü, kar, kaza, köşe yazısı, öğrenci, soer atabek, tarih, USA, zarar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İNANÇ SÖMÜRÜSÜ   Merhaba değerli okurlarım   Bugün sizlerle inanç sömürüsü hakkında konuşmak istiyorum. Hazırsanız başlayalım.   İki şekilde sömürü vardır; Birincisi inanç sömürüsü, İkincisi duygu sömürüsü. Bir çoğumuz hayatın pek çok yerinde duygu sömürüsüyle ve inanç sömürüsüyle karşılaşırız. Duygusal şantajdır bu. Kimileri insanları daha fazla para kazanmak için sömürür, kimileri gücünü artırmak için, kimileri politika için, kimileri ise bireysel çıkarları için sömürür. Önemli olan da sebep değil sonuçtur. Yani nasıl sömürüldüğün ve en sonunda sana ne olduğu önemlidir. Eğer sömüren, senin ruhunu tüketecek kadar emiyorsa, o zaman sana yaşayacak kadar mutluluk ve umut bırakmayabilir.   Değerli okurlarım;   Bazıları ülkemizde dini inançları sömürür, Bazıları Atatürk gibi önem verdiğimiz değerleri, Bazıları milliyetçilikten sömürür, Bazıları tarikatlardan sömürür, Sömürür de sömürür yeter ki bir boşluk hissetsin…   Allah, Ömer, Ali, Muhammet diyerek kandıran dilenci de siyasetçi de aynıdır, ikisi de ruhani duygulara ateş ederek insanları sömürür. Biri üç kuruşunu alır, diğeri bir milletin her şeyini alır. Sevgili okurlarım bizlerin yıllardır sorunları bitmiyor... Aslında bizlerin ne türban sorunumuz var ne Kürt sorunumuz var ne o, ne bu sorunumuz var. Bizim asıl sorunumuz sömürülme sorunumuz var, başına türlü maskeler takarak bizlerin karşısına gelip bizleri nasıl sömürdüğünün sorunu var. Sömürülmeyi seven bir toplumuz   Nerden mi biliyorum çiftlik bank ve Fadıl Akgündüz gibi olaylar ve niceleri… Bize gösterdi ki ne kadar sömürürsen sömür, ders almayan ilginç bir kesim var. Yıllardır okuyoruz, duyuyoruz, cenneti peşkeş çekenler, okunmuş terlik satanlar var ve bunlara inananlar … Ah ah değerli okurlarım bunlar ruh sömürürler, para sömürürler, duygu ve inanç sömürürler, gün gelir hayallerini bile sömürürler.   Değerli okurlarım;   Bir canlının üzerinde veya içinde yaşadığı başka bir canlıya zarar vermesiyle ortaya çıkan simbiyotik bir ilişki vardır. Bu ilişkiye parazitiz denir. Bu ilişkide zarar gören birey, konak olarak adlandırılır. Parazitler genellikle hızlı ürerler. Çoğu parazitin duyu ve tutunma organları iyi gelişmiştir; ancak enzim ve sindirim sistemleri iyi gelişmediği için konağa bağımlı olarak yaşarlar. Tanıdık geldi mi? Sende konaksın. Seni de duyuları ve tutunma organları ile mükemmel kavrayan ve sömüren canlılar tüketiyor.   İnanç sömürüsü dendiğinde bazı vakıflar ve dernekler çok başarılıdır. Deniz Feneri’nin Almanya’da yaşattığı olay buna örnek gösterilebilir. Almanya tarihinin en büyük dolandırıcılık davalarından birisidir. Bu dolandırıcılıkta 2002-2007 arasında Deniz Feneri’nin topladığı 41 milyon 423 bin euronun 16 milyon 882 bini amaç dışı kullanılmıştı. Değerli okurlarım; Bazen ise uluslararası duygu ve inanç sömürüsüyle katil iken kurban rolünü oynayanları görürsün. İsrail, Çin, Amerika bu konuda çok açık örneklerdir. Soykırım ve katliam yapıp mağduru oynayabilen azdır. Sömürülüyoruz, sömürülüyoruz, sömürülüyoruz… Kimi insan bakışı ile sömürür, kimisi tek lafı ile… Kimisi şantaj ile duygu sömürür. Kimisi araya adam koyarak, kimisi evladı ile sömürür sevdiğini…  Kimisi sömürecek bir şey bulamasa da artık alışmıştır kan emmeye. Duygu sömürüsünü öğrenciler bile yapar. Hocam bu sınavdan 60 almazsam, bursum düşer. Babam beni asar.   Değerli okurlarım; Birisi çıkıp duygusal bir konuşma yapabilir, sizi ikna edebilir, Show yapabilir, toplumun ortak değerlerine çok bağlıymış gibi kendini anlatabilir, duygu sömürüsü yapabilir, sürekli hizmet deyip durabilir; ama bu yeterli değildir çünkü bu sadece söylemdir. Müsaadenizle bir adım ileriye gidiyorum, hatta iyilikte yapabilir, sizi iyilik lede ikna edebilir; ama bu da yeterli değildir… Ziya Paşa ne güzel demiş; Allah ile aldatan sahtekâr kişiden vefa bekleme! Çok hacıların koltuğunun altından haç çıktı. Adaletsiz sosyal ilişkiler, sefalet, haklardan yoksunluk, umutsuzluk ve tedirginlik, yığınların sömürenlere karşı güçsüzlüğü, onları mucizelere, doğaüstü yaşam inancına götürür ister istemez; başta sömürü düzeninin getirdiği felaketler, insanları okunmuş terlik, cenneti satın alma, uzaya dört şeritli yol gibi abuk sabuk masallara inanıp kurtuluş beklerler. Çağdaş dünyamızda medeni(!)batının, sömürü ve sömürgelerine karşı davranışlarına göz atılacak olursa, onların bu medeniyet ve çağdaşlık pençelerinde kıvranan zavallı milletleri insani ve milli haklarıyla şeref ve onurlarını nasıl vahşice çiğnedikleri, onları kendi medeniyetlerinden nasıl mahrum bıraktıklarını görülecektir. Sabahattin Ali’nin değimiyle; Nerede yoksulluk varsa, orada sömürü vardır. Bir millet durup dururken yoksul olmaz. Sömürüldüğü için yoksul olur.   Genel olarak insanlık tarihi bir uygarlık ve aydınlanma masalından çok bir kıtlık, ıstırap ve sömürü hikayesi haline geldi. Mustafa Kemal Atatürk derki; Bir ulusun bireyleri düşünür olmadıkça, kitleler istenilen yöne çekilebilirler.   Sömürüsüz güzel bir dünya dileğiyle ….   Hepinizi saygı, Sevgi ve muhabbetle selamlıyorum   Eğitimci – Yazar Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KAFESTEKİ İNSAN</title>
<link>https://kiostv.net/kafesteki-insan</link>
<guid>https://kiostv.net/kafesteki-insan</guid>
<description><![CDATA[ KAFESTEKİ İNSAN   Merhaba değerli okurlarım   Bugün sizlere kafesler de yaşayan insanlardan bahsetmek istiyorum   Norveç’te yengeç avı açık denizler de yapılır ve o kadar kazançlıdır ki Norveç deniz ürünlerinden, Petrol gibi gelir elde eder. Sadece üç ay çalışan bir kaptan 200.000 dolar kazanç sağlayabiliyor. Bu bilgi belki işinize yaramaz ama bu kaptanların tecrübeli olduğu bir konu var. Bir tür yengeç var ki, bize ders veriyor. Yengeç avcılığı deniz tabanına bırakılan kafesler ile yapılır. Yengeçler yüzmez, doğal olarak deniz tabanında yürürler ve kafeslerin içine konulan balık parçalarını görüp kafese girerler ve o kafesten çıkmak zordur yengeç tutsak olduğunu anlayınca... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb33112b.jpg" length="110070" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 03 Nov 2022 10:08:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, beyaz, değer, ders, doğa, eğitim, kafesteki insan, kar, kart, kavga, kaza, köşe yazısı, program, soner atabek, zarar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KAFESTEKİ İNSAN   Merhaba değerli okurlarım   Bugün sizlere kafesler de yaşayan insanlardan bahsetmek istiyorum   Norveç’te yengeç avı açık denizler de yapılır ve o kadar kazançlıdır ki Norveç deniz ürünlerinden, Petrol gibi gelir elde eder. Sadece üç ay çalışan bir kaptan 200.000 dolar kazanç sağlayabiliyor. Bu bilgi belki işinize yaramaz ama bu kaptanların tecrübeli olduğu bir konu var. Bir tür yengeç var ki, bize ders veriyor. Yengeç avcılığı deniz tabanına bırakılan kafesler ile yapılır. Yengeçler yüzmez, doğal olarak deniz tabanında yürürler ve kafeslerin içine konulan balık parçalarını görüp kafese girerler ve o kafesten çıkmak zordur yengeç tutsak olduğunu anlayınca pes ediyor. Üstelik diğer kendi cinsinden bir yengeç çıkmaya çalışırsa onu tutuyor. Hatta ona zarar veriyor. Bu olay bilim adamlarının da dikkatini çekiyor ve laboratuvarlar da incelemeye başlıyorlar. Görüyor ki tutsak olan yengeçler, kaçmak isteyen yengeçlerin kolunu bacağını koparıyor. Bu bilgiyi niye öğrendiğimize gelelim. Benim de dikkatimi çekti, şöyle bir bakınca adeta kafesler ülkesi olmuşuz. Çocukluktan başlayarak insanları kafeslere yerleştirmeye başlamışız. Bir çocuk eğer bir dersten zayıfsa hemen onu tembeller kafesine yerleştirmişiz. Biraz büyümüş solcular kafesine koymuşuz ya da sağcılar kafesine koymuşuz. Başı açıklar kafesine ya da başı kapalılar kafesine koyuyoruz. Yetmiyor cemaatler kafesine yerleştiriyoruz. Yetmiyor siyasi kafeslere koyuyoruz. Sonra da o kafeslerden çıkmasına bir daha izin vermiyoruz. Adeta medyadan başlayarak, sosyal medyada dâhil olmak üzere kafeslerin içerisinde yaşayan insanları çıkmaya çalışan olursa paramparça ediyoruz.   Değerli okurlarım;   Medya insanlığa hiçbir faydası olmayan hiçbir yararı olmayan programları saatlerce işliyor ve insanların beynini adeta uyuşturuyor. Araştırmasını, geliştirmesini, sorgulamasını engelliyor. Yemek programlarından tutunda evlendirme programlarına varana kadar örfümüzü adetimizi geleneğimizi ve göreneğimizi ve bize hiçbir faydası olmayan programlar, diziler gün boyu işlenip gidiyor.   Değerli okurlarım ;   Bizleri sürekli bir kafesin içine yerleştirmeye çalışıyorlar. Bugün bir fikir beyan ettiğin zaman hemen sen solcusun ya da sen sağcısın kafesine koyuyorlar. İllaki bir kafese yerleştiriyorlar. O kafesin içerisine girdikten sonra bir daha o kafesten çıkartmıyorlar.   Hiç düşündünüz mü? Siz hangi kafesin içerisindesiniz? Yıllarca hangi kafesin içerisinde kaldınız? Ne zaman çıkmaya çalıştınız? Çıkmaya çalıştığınızda başınıza ne geldi?   Değerli okurlarım;   Ülkemizde grupların çok büyük önemi vardır insanlar adeta büyük gruplara girmek için çaba sarfederler. Bu siyasi gruplar olur, cemaat grupları olur onun için hiç fark etmez o grubun büyüklüğü onun için yeterlidir. Orada bir aidat duygusu vardır ve girdiği zaman bir dahada çıkamaz zaten. Bu gruplar da insanların adeta beyinlerini yıkayarak gelişmesini araştırmasını, sorgulamasını engeller. Eğer içlerinden biri sorgulamaya, araştırmaya başlarsa hemen parçalamaya başlarlar. BU GRUPLARA GİREREK KÖTÜ GİDEN GİDİŞATI DURDURMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR... Bu grupların tamamının amacı; Sağcı diyerek, Solcu diyerek şucu bucu, siyah, beyaz, aydın, yobaz diyerek, insanları kafesleyerek sömürmektir. Birbirleriyle her türlü iş birliğine girip kafestekiler anlamasın, insanlar uyanmasın diye de gözümüzün içine baka baka kayıkçı kavgası yaparlar!... Senin duymak istediğin ne varsa yüksel perde den söylerler!..   Değerli okurlarım;   Saf olan bizim milletimiz hepsi bu! İnsanlar o Kafeslerden çıkmadığı müddetçe bu devran hep bu milletin aleyhine dönecektir. Yıllardır kafeslere koyularak, aldatıldık, kandırıldık, sömürüldük, bunu o beynimize kalın harflerle yazmak lazım! Bu kafesleri koyanların hiçbiri kafeslerde yaşayan insanların faydasına hiçbir eylemde bulunmamıştır. Bunlar sadece bizim sizin duymak istediğimiz sözleri söyleyerek kendilerine ve yandaşlarına alan açıyorlar. Bu vatanın sınırlarında her gün o kafesteki insanlar ölüyor bu vatanın en garibanları o kafeste yaşayanlar bu vatanın en saf ve sömürülen insanları biziz o kafesteki Türkleriz. Bunlar birbirlerinin ayıbını örter, bunlar söz konusu Türkleri kafeslemek olduğunda iş birliği yaparak bizim gözümüzün önünde sadece kayıkçı kavgası yaparak işi sulandırırlar. Bunlar Bukalemun bunlar her kılığa girerek kafesin içinde ne var yok alırlar. Bunlar için vatan ve millet söğüşlenecek birer kek! Demek. Bunların biri Allah der, diğeri Atatürk der, başkası Sosyal devlet der. Bir başkası Adalet der. Bizi kafese sokan Şeytanlardır.   Değerli okurlarım;   Avrupa da gelişmiş ülkeleri incelediğimde grupların hiçbir öneminin olmadığını gördüm. İki kişi bir araya geldiğinde bir yazılım icat edip dünya ya yazılım satıyorlar. Teknolojiyle, bilimle, akılla hareket ederek dünyayı yönetiyorlar. Bizler ne yapıyoruz? Kafeslerin içinde birbirimizi parçalıyoruz. Bizler muasır medeniyetler seviyesine çıkmak istiyorsak Kendimizin gelişmesini istiyorsak Ülkemizin gelişmesini istiyorsak Bizim derhal bu kafeslerden kurtulmamız lazım. Bu kafeslerden çıkmamız lazım Muasır medeniyetler seviyesini yakalamamız için bu kafeslerden kurtularak ulaşacağımıza inanıyorum.   Bu konu da Cemil Meriç’in güzel bir sözü var Türk insanının en büyük noksanı siyasî düşünceye gözlerini kapamış olmasıdır. Bütünü bilmediğimizden ya sloganlara esir olduk ya ideolojilere köle.   Esir miyiz? Köle mi? Sorgulamak lazım.   Özdemir Asaf ise; üç denklemden söz eder İnsan parasını kaybedince fakir, özgürlüğünü kaybedince esir, aşkını kaybedince şair olurmuş, der.   Sizlere Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözüyle veda etmek istiyorum   “Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”     Hepinize teşekkür eder. Kafeslerden kurtulmamız dileğiyle… Sevgiyle kalın… Hoşça kalın…   Eğitimci – Yazar Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NEFRET ETME!</title>
<link>https://kiostv.net/nefret-etme</link>
<guid>https://kiostv.net/nefret-etme</guid>
<description><![CDATA[ NEFRET ETME! Merhaba, değerli okurlarım Bugün sizlerle ‘’nefret etmek’’ hakkında konuşmak istiyorum. Neden bazı insanlar her şeyden ve herkesten, nefret eder? Neden her şeye olumsuz bakar? Her şeyi eleştirir? Neden hep başkalarına kin kusar? Neden üretmeyi sevmez? Bu insanların amacı; tüketmek, hakaret etmek, zarar vermek ve kendi çevresindeki insanları aşağı çekerek yükselmektir. Kendisi yukarı çıkmak isterse kendinde yükselmek için gerekli bilgi, beceri ve çaba olmadığı için ancak yukarıdakileri aşağı çekerek bu amacına ulaşmak ister. İnsanlar bundan ne tür bir zevk alıyor olabilir hiç düşündünüz mü? Oysa yukarıda herkese yer varken.   Değerli okurlarım;   Zamanın birinde çiftçinin biri tarlasında çalışırken... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb432c29.jpg" length="65473" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 26 Oct 2022 10:05:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>aşı, değer, eba, hes, kar, kavga, komşu, köşe yazısı, mahalle, nefret etme, okul, sokak, soner atabek, USA, zarar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>NEFRET ETME! Merhaba, değerli okurlarım Bugün sizlerle ‘’nefret etmek’’ hakkında konuşmak istiyorum. Neden bazı insanlar her şeyden ve herkesten, nefret eder? Neden her şeye olumsuz bakar? Her şeyi eleştirir? Neden hep başkalarına kin kusar? Neden üretmeyi sevmez? Bu insanların amacı; tüketmek, hakaret etmek, zarar vermek ve kendi çevresindeki insanları aşağı çekerek yükselmektir. Kendisi yukarı çıkmak isterse kendinde yükselmek için gerekli bilgi, beceri ve çaba olmadığı için ancak yukarıdakileri aşağı çekerek bu amacına ulaşmak ister. İnsanlar bundan ne tür bir zevk alıyor olabilir hiç düşündünüz mü? Oysa yukarıda herkese yer varken.   Değerli okurlarım;   Zamanın birinde çiftçinin biri tarlasında çalışırken birden bir ses duymuş: " Ne dilersen dile vereceğim sana. Ama komşuna da iki katını vereceğim." Düşünmeden hemen cevaplamış: "Bir gözümü kör et!" İşte değerli okurlarım bu insanlardan her yerde var. Nefret süngerleri gibi, tüm nefreti emerler ve yeri geldiğinde emdikleri bu nefreti üzerinize boca etmek için pusuda sizi beklerler. İşin en kötüsü de ne biliyor musunuz? Bu insanların çocukları da bu nefreti emiyor ailelerinden. Hem de tamamını… Sonra çocuk okulda kavga edince:" Allah Allah" diyorlar "Nereden öğreniyor bu çocuk kavga etmeyi" diye de yakınıyorlar. Kimden öğrenecek, senden öğreniyor. Senden ne görüyorsa, onu yapıyor. Çocuklar ailenin aynası. Evde ne görüyorlarsa onu yansıtıyorlar etrafına.   Nelerden nefret ediyoruz peki?   Bizim gibi olmayanlardan. Bizim gibi düşünmeyenlerden. Bizim gibi giyinmeyenlerden. Bizim gibi konuşmayanlardan. Bizim cemaatten olmayanlardan. Bizim partiden olmayanlardan. Bizim memleketten olmayanlardan. Hadi buraya kadar normal diyelim. Peki, zengin birinden neden nefret ediyoruz? Peki, zengin birinden nefret ettin hadi başarılı birinden neden nefret ederiz?   "Diğer insanlardan nefret etmenin bedeli kendini daha az sevmektir." der. Eldridge  Cleaver.   Yapmayın hocam abartıyorsunuz o kadar da değil.   Peki o zaman, bizim görüşten olmayan herkes kötü mü? Bizim gibi düşünmeyenler onlar da mı kötü? Bizim gibi giyinmeyenler, hele onları sokakta gördüğün zaman "Şu soytarılara bak" dediğini duymayan kalmıyor. Bizim gibi konuşmayanlar onların da mı hepsi kötü? Kürtçe konuşan herkes "terörist" mi yani? Ya da lazca konuşan "öteki"? Ha bir de bizim cemaatten olmayanlar var. Onlar zaten direk cehennemlik değil mi? Ortaçağ Avrupa’sındaki gibi cenneti parsellemişiz bizim gibi düşünmeyen, yaşamayan, giyinmeyen herkese cennetin kapılarını kapatmışız. Ahhh ahhh hele birde bizim partiden değilse … söz söylemeye bile hakkı yok değil mi? Ne söylerse söylesin önemli olan kimin söylediği. Eğer aynı mahallenin ideolojisine sahip değilsek konuşmasına bile tahammül edemiyoruz insanların. Bizim memleketli değilse zaten insan bile değil öyle mi? Bu örnekler çoğaltılabilir öteki olmak birçok insan tarafından nefret edilmek için başlı başına önemli bir sebep. Unutmamak gerekir ki, bu ayrımların manevi vebali bir gün mutlaka sorulacaktır. O masum insanları ayrıştıran, onlardan nefret eden ve ettiren, kişiler layüsel insanlar değildir. Onlar da ne kadar yaşarsa yaşasın, bir gün ölecek, o zaman da yaptığı her eylemin hesabını mutlaka verecektir. Mehmet Akif der ki; "Fakat bu maskaralıklar devam edip gidemez. Adam benim neme lazım demekle iş bitmez." Onun için ne nefret etmeliyiz, ne de nefret ettirmeliyiz. Sör Walter Ralegh:"Nefretler, şefkatin önleyicileridir." der. Nefret tohumu ekilen toplum, devlet, insanlık bir dünya cehenneminde yaşamaya mahkumdur. Peki, bu nefret atmosferine karşı bizim ne yapmamız gerekir? İnsan olarak iyi olmaya çalışmanın yöntemleri nelerdir? Zarar vermeyen kişi mi iyidir? Karşısındaki ne isterse ona uyum sağlayan, boyun eğen kişi mi iyidir? Sen ne istersen onu sana yansıtan mı iyidir? Hayır, hayır güzel insan! İyi insan olmak yürek ister. İyi insan aklından hiç kötülük geçirmeyen, saf insan değildir. İyi insan, her şeyin farkında olup, iyiliği tercih edendir. Peki, biz neden bu hale geldik? Hiç düşündünüz mü?   Nefret satmak bizim işimiz değil o politikacıların işi. Onlar seviyorlar bunu. Çünkü kimse dönüp onlardan nefret etmesin istiyorlar. Sadece politikacılar değil; Başarısız anne baba da çocuklarını başka şeylerden nefret ettiriyor. Nefreti sana satan televizyon suçsuz mu? Şu televizyon ekranlarında özellikle bazı kişilere şirin gözükmek için nefret pompalayanlar neden denetlenmiyor? Çünkü nefret, bir ekonomi silahıdır. Nefreti oluşturmak ve yönlendirmek para getirir. Bu yüzden devletler, toplumlar, insanlar suni bir şekilde birbirinden nefret ettirilir. Sistemin devamı için bu gereklidir. Ülkeler için hep bir düşman gereklidir. Toplum içinde de gruplar birbirine hep düşmanlaştırılmıştır. Böylece insanlar kendilerine öğretilen düşmanlar vesilesiyle daha rahat yönetilirler, sorgulama ve bir şeyleri değiştirebilme güçleri kırılır. Kısacası nefrete karşı insanlık olarak panzehirimiz “SEVGİ”dir. Ancak sevgiyi yayarak bu kötü nefret atmosferinden kurtulup dünya da bir cennet inşa edebiliriz. Sait Faik'in diliyle: " Güzellik kurtaracak dünyayı, bir insanı sevmekle başlayacak her şey." Değerli okurlarım; Sizlere Can Yücel’in sözleriyle veda etmek istiyorum. ‘’Sevdiklerin kadar iyisin Nefret ettiklerin kadar kötü’’ diyor. Sizleri sevgiyle saygıyla selamlıyorum.   Sevgiyle kalın… Hoşça kalın…   Eğitimci-Yazar Soner Atabek                </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsan Etiketlemek</title>
<link>https://kiostv.net/insan-etiketlemek</link>
<guid>https://kiostv.net/insan-etiketlemek</guid>
<description><![CDATA[ İnsan Etiketlemek Değerli okurlarım; Bugün sizlere insan neden etiketlenir, niçin etiketleme gereksinimi duyulur bundan bahsetmek istiyorum. Eğer hazırsanız başlayalım; insan beyni gördüğü her şeyi tanımlamak ister. İnsanlar ile sohbet ederken aslında onlar size önyargı ile gelirler. Bu güvenilir, bu yakışıklı, bu çok güzel veya ben bunu tanımlayamadım. Uzak dur. Ya da âşık ol. Etiketleme sistemi gördüğü insanı kafasındaki etiketleme kategorisine koyamazsa o kişiden ya çok korkar ya da uzak durur.   Her alanda karşımıza çıkar etiketleme olayı,  hele sosyal medyada daha fazladır. Bazen konferans sonrası veyahut Youtube yorum bölümüne veya sosyal medyada bir yazımın altına: “Hocam sizi çözdüm sizin görüşünüz... ]]></description>
<enclosure url="https://kiostv.net/uploads/images/202601/image_870x580_6973ebb528027.jpg" length="101776" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 10 Oct 2022 10:01:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>afet, değer, deva, dolu, eğitim, güven, insan etiketlemek, kar, kavga, köşe yazısı, mahalle, parti, soner atabek, tanımlama, türkiye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan Etiketlemek Değerli okurlarım; Bugün sizlere insan neden etiketlenir, niçin etiketleme gereksinimi duyulur bundan bahsetmek istiyorum. Eğer hazırsanız başlayalım; insan beyni gördüğü her şeyi tanımlamak ister. İnsanlar ile sohbet ederken aslında onlar size önyargı ile gelirler. Bu güvenilir, bu yakışıklı, bu çok güzel veya ben bunu tanımlayamadım. Uzak dur. Ya da âşık ol. Etiketleme sistemi gördüğü insanı kafasındaki etiketleme kategorisine koyamazsa o kişiden ya çok korkar ya da uzak durur.   Her alanda karşımıza çıkar etiketleme olayı,  hele sosyal medyada daha fazladır. Bazen konferans sonrası veyahut Youtube yorum bölümüne veya sosyal medyada bir yazımın altına: "Hocam sizi çözdüm sizin görüşünüz şu… Solcusunuz, sağcısınız, falanca partiyi seviyorsunuz, şu tip insanları sevmiyorsunuz…" Bu uzayıp gidiyor.. Çünkü dinlediği konuşmamda ya da seminerimde bir ya da birkaç fikrim ona doğru veya yanlış gelmiştir. Önceki öğrendikleriyle örtüşüyorumdur. Belki de ters düşüyorumdur. O yüzden beni sınıflandırmak ister. Ben sorarım ona; Neden ben bir başkasının görüşünü takip edeyim? Kendi fikrim olamaz mı? Bu etiketi hak edecek bir cehaletim yok ki.   Toplumdaki en geniş etiketleme kıyafetinle olur. Markasına, rengine, uyumuna, fiyatına göre bir siyasi görüşü yansıtmasına bakarlar. Bunların hepsi saçmalıktan başka bir şey değildir. Değerli okurlarım; bu insanların size vereceği puana bakacak isen, inan ki vaktine yazık olur. Sana yazık olur. Neden beni sevmiyorlar, eleştiriyorlar diye düşünme. Aptalların genellemelerini boş ver. Bizim ülkemiz maalesef fazlasıyla genelleme seven insanlarla doludur. Mesela bir kadına bakarlar tüm türbanlılar, tüm mini etekliler  tüm şunlar…. diye başlayan cümlelerle bir yargıya varırlar. Mesele onların ahmaklığı değildir. Senin onların bu fikirlerini duyabilecek kadar yakınlarında olman ve hatta onların bu fikirlerini ciddiye almandır. Asıl çözmen gereken konu da bu zaten.   Etiketleme olayı ta .. geçmişten geliyor. Çünkü babası da etiketlemiş.  Annesi mahalle dedikodularında etiketlemiş. Onları da aileleri etiketlemiş. Hiç bana ne, beni ne ilgilendirir dememiş. Kendine bakmamış, başkalarını düzeltmek daha kolay gelmiş.   Değerli okurlarım;  bu etiketleme yüzünden inanın ülkeler bölünüyor, parçalanıyor.   Aynısını ülkeler de yapıyor, etiketliyor. Bunda nükleer silah var …. Bunda özgürlük yok derler … Sonra tecavüz ederler. Türkiye yıllardır etiketleyerek bölündü. Önce gruplara ayırırlar yetmez, bölgelere ayırırlar yetmez, kardeşim yetmez … ince ,ince parçalara ayırana kadar devam ederler. Sen bir fikir beyan edecek olsan, hemen seni önce bağlı bulunduğun grup tarafından eleştirilirsin, sonra diğerleri parça, parça edene kadar seni eleştirirler.   Böldüler kardeşim parçalara böldüler. Seksen ihtilali öncesi sağ-sol, şimdi şu bu. Açık, kapalı, yeşil, kırmızı, aydın, yobaz.   Bıkmadınız mı etiketlemeden,   Falanca yazarı görse iki kelime konuşamayacak adam, ilgi manyaklığı olsun diye ‘o şucu ‘  diye yazar sosyal medyada çıksa karşına, hadi söylesene ben sizin şucu olduğunuzu düşünüyorum desene diyemez. Asıl mesele sen onun senden daha başarılı olmasını çekemiyorsun neden? Etiket ve nefret kusma. Ben yukarı çıkamıyorsam onlar altıma insin. Bu anlayış yüzünden bütün kavgalar, çatışmalar, bölünmeler, öfkeler baş gösteriyor Değerli okurlarım;   "İnsanı ateş değil, kendi gafleti yakar; herkeste kusur görür, kendisine kör bakar. Neye nasıl bakarsan, o da sana öyle bakar." diye bir söz okumuştum. Bu sözün üstüne, Farabi’nin şu cümleleri aklıma geldi ; " İyi insan ya da mutlu insan, iyiye uygun yaşayan, böyle yaşamayı alışkanlık haline getiren insandır. Eylemde bulunurken, başka bir amaçla değil; salt, iyi olduğu için iyiyi gerçekleştirmek isteyen insandır." Değerli okurlarım sizlere; M.Luther King ‘in şu sözüyle veda etmek istiyorum. "Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi yaşamak." İnsan gibi yaşayacağımız güzel bir dünya hayaliyle… Sevgiyle kalın… Hoşça kalın.   Eğitimci yazar; Soner Atabek</p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>