Ruhun Özgürlük Yürüyüşü
Görmek için kendisine sürekli bir otorite, bir lider, bir reis arayan insanın zihni zamanla başkasının hapishanesine dönüşür
Ruhun Özgürlük Yürüyüşü
Görmek için kendisine sürekli bir otorite, bir lider, bir reis arayan insanın zihni zamanla başkasının hapishanesine dönüşür. En büyük körlük, düşünmeyi tamamen başka insanların aklına bırakmaktır. Bugün modern insan olarak bizler, kendi hayatımızın direksiyonunu bir "kanaat önderine", bir "influencer'a" ya da karizmatik bir lidere bırakma eğilimindeyiz. Kendi adımıza düşünme zahmetinden, o tatlı sorumluluktan kaçtıkça, zihnimizin anahtarını hiç tanımadığımız insanların ellerine teslim ediyoruz. Jiddu Krishnamurti’nin o sarsıcı uyarısını kulak ardı ediyoruz sanki: "Birini takip ettiğiniz an, hakikati takip etmeyi bırakırsınız." Oysa insan, kendi karanlığında kendi ışığı olmak zorundadır; bir başkasının gölgesinde yürümeyi seçenler, kendi gölgelerinin büyüklüğünü ve benzersizliğini asla keşfedemezler.
Çünkü bizim gerçek sadakatimiz, işlerimize geldiği, konforumuzun yerinde olduğu zamanlarda değil; tam da bir bedel ödememiz gerektiğinde ortaya çıkar. Neye gerçekten bağlı olduğumuz, içimizdeki o en derin korkuyla ya da cezbedici bir çıkarla karşılaştığımızda fısıldar kendini. Hatırlayın; Musa, Firavun’un sarayındaki o muazzam konforu, gücü ve göz kamaştıran lüksü reddedip, halkıyla birlikte kızgın çöle doğru yürümeyi seçtiğinde bu bedeli çoktan göze almıştı. Onun sadakati sarayın geçici ihtişamına değil, ruhunun derinliklerindeki hakikatedir. Benzer şekilde İsa, çarmıha gerilme pahasına Kudüs’ün tozlu sokaklarında sevgiyi ve adaleti haykırırken, sadakatin küçük hesaplarla değil, adanmış bir canla ölçüldüğünü tüm insanlığın kalbine kazıyordu.
Bizler ise ne yazık ki kendimizden daha aşağıda olan, ruhumuzu beslemeyen sığ arzuların peşinden gitmeye başladığımızda kendi içimizdeki o saf cevheri de beraberinde düşürüyoruz. İnsan zamanla uzun uzun baktığı, özendiği şeye benzemeye başlar çünkü. Ve bizi aşağı çeken şey, sandığımız gibi dışarıdaki azılı düşmanlarımız değil; uğruna kendimizi küçülttüğümüz, karakterimizden ödün verdiğimiz o küçük, bencil arzularımızdır. Bugünün dünyasında bizi bu girdaba çeken en büyük tuzak, tüketim toplumunun ruhumuza fısıldadığı o sığ hevesler değil mi? Daha lüks bir araba, daha popüler bir hayat, ekranlardan gelecek daha çok alkış uğruna bazen en güzel değerlerimizi bir kenara fırlatabiliyoruz. Kendimizden daha sığ heveslerin peşinde koşarken, fark etmeden ruhumuzu da o sığlığın seviyesine indiriyoruz.
İşte tam bu noktada bilge Buda, acının ve ruhsal çöküşün yegane kaynağının bu bitmek bilmeyen, bizi köleleştiren arzular olduğunu söyler. Onun koskoca bir sarayı, tahtı ve unvanları arkasında bırakıp bir ağacın altında, mutlak bir yalnızlığa çekilmesi; insanın ancak kendi arzularını terbiye ederek gerçek rütbesini, yani kendi özgürlüğünü kazanabileceğinin en somut kanıtıdır.
Zaten insan, uğruna kendisini küçülttüğü sığ arzuların kölesi; arkasına bakmadan yürüdüğü kalbinin ise hükümdarıdır. Aslında her birimiz, her gün o ışıltılı alışveriş merkezlerinde ya da sanal mağazalarda kendimize modern birer saray hapishanesi inşa ediyoruz. Aldığımız her yeni eşya, peşinden koştuğumuz her sahte statü bizi özgürleştirmek yerine kalbimize biraz daha yabancılaştırıyor.
İşte tam da bu kör taklitçiliği ve maddiyata olan teslimiyeti Kur'an-ı Kerim bizi sarsarak uyarır: "Onlara, 'Allah’ın indirdiğine uyun' denildiğinde, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız' derler. Ya ataları aklını hiç kullanmamış ve doğru yolu bulamamışlarsa?" Bu ayet, sadece asırlar öncesinin bir kabile zihniyetini anlatmıyor; bugün popüler kültür önümüze neyi koyuyorsa sorgulamadan onu giyen, onu yiyen, onun gibi hisseden ve onun gibi düşünen biz modern insanları da kalbinden vuruyor. Kendi aklımızı ve kalbimizin sesini rehber edinmek yerine vitrinlerin ve kitlelerin peşinden sürüklenenlerin ruhsal düşüşü, Furkan Suresi 44. ayette adeta bir ayna gibi yüzümüze tutulur. Kendi sığ arzularının peşinden giden, düşünmeyi bırakan kalabalıklar için, "Onlar hayvanlar gibidir, hatta tuttukları yol itibariyle daha da sapkındırlar" denilerek, insanın kendi özünden ne kadar uzaklaşabileceği çarpıcı bir şekilde resmedilir.
Bu keskin düşüşün en organize hali ise bugün her an gözümüzün önünde, ellerimizin arasında yaşanıyor. Kalabalıklar her zaman korkularıyla, anlık çıkarlarıyla ve en çok da birbirlerini onaylama, kitleye ait olma ihtiyacıyla hareket eder. Bu durum günümüzde, sosyal medya mecralarında tam bir akıl ve ruh tutulmasına dönüşmüş durumda. Ekran başındaki milyonlarca insan, aynı anda aynı yapay şeye öfkeleniyor, aynı anda aynı sahteliği çılgınca alkışlıyor, birbirinin kopyası kalıplarla konuşup tamamen yapay hayat tarzlarını benimsiyor. Algoritmaların kölesi haline gelen modern insan, "trend" olanın, popüler olanın peşinden koşarken aslında dijital bir sürünün parçası haline geldiğini, kendi biricikliğini kaybettiğini fark bile etmiyor. Sırf o topluluğa uyum sağlamak, dışlanmamak için kendi vicdanının sesini kısmak, bugünün insanını içten içe kemiren en büyük ruhsal girdaptır.
Oysa bilge Osho bu illüzyonu ne kadar zarif özetler: "Sürü psikolojisi içinde güvende hissedersiniz ama asla kendiniz olamazsınız. Yalnızlık ise sizin egodan özgürleştiğiniz, saf varoluşunuzla buluştuğunuz tapınaktır."
İşte bu yüzden, milyarlarca insanın sabah uyanır uyanmaz o soğuk telefon ekranına bakıp "başkaları benim hakkımda ne düşünmüş, kaç beğeni almışım" diye kaygılanması modern bir kölelikten başka bir şey değildir. O gürültülü onay mekanizmalarından, bitmek bilmeyen bildirim seslerinden biraz olsun uzaklaşmadıkça, kalbimizin o kırılgan, o saf sesini duyabilmemiz imkansızdır. Çünkü yalnız kalan, kitlelerin onayından vazgeçen insanın kaybedecek bir şeyi, dolayısıyla korkacağı bir gücü kalmaz. İşte bu nedenle insan en net, en berrak görüşe; her şeyden vazgeçtiğinde ama en çok herkesten ve dijital dünyanın o sahte alkışlarından uzaklaştığında ulaşır. Kadim doğu felsefesinde, Bhagavad Gita’da Krishna, savaşçı Arjuna’nın zihnini yatıştırırken tam olarak bu berraklıktan bahseder. İnsanın dış dünyadaki sahte bağlarından, kalabalıkların onayından, unvanlarından ve beklentilerinden vazgeçtiğinde asıl gücüne ve o tertemiz görüşüne ulaşacağını söyler.
Peki sevgili dostum, bu gürültülü girdaptan, bu görünmez zindanlardan nasıl çıkacağız? Kendimizi nasıl kurtaracağız bu kalabalığın hırpalayan elinden? Yanıt, içimizde bir yerde hep bizi bekliyor: Ruhun ait olduğu yere, yani kendi kalbine yapacağı o büyük, o sessiz yolculukla...
İnsan bazen gerçekten ait hissettiği yere gitmediği sürece, ne yaparsa yapsın o içsel huzura ulaşamaz. Çünkü ruhunun gitmek istediği yerle—yani hakikatle, dinginlikle, saf bir vicdanla—bedeninin takılıp kaldığı yer—yani sosyal medyanın sahteliği, güç savaşları ve gösteriş dünyası—farklıysa, insan zamanla kendi içinde görünmez çatlaklarla parçalanmaya başlar. Bazen o telefon ekranını kapatmak, o sahte kalabalıklara sessizce arkanı dönmek ve gitmek; bir pes ediş, bir vazgeçiş değildir. Aksine, kendini yeniden doğurmak, kendini yeniden bulmaktır. Çünkü gitmek bir vazgeçiş değil; dijital sürüyü terk edip kendi kalbine hicret etmektir.
Kalbe gitmek düştüğünde, o his içine doğduğunda arkana bakmadan gideceksin. Kalmayacaksın o seni tüketen yerlerde. Çünkü insan bazen bulunduğu o gürültülü, alkışlı sahnelerde değil; ait olduğu o sessiz, o samimi ve iddiasız köşelerde iyileşir. Ve bazı yollar da korkuyla değil; içindeki o saf, o ilahi sesi daha fazla susturamadığın için, sadece onun rüzgarıyla yürünür. Eğer ruhun sürekli başka bir yere, daha derin bir anlama ve hakikate bakıyorsa, bedenini zorla tuttuğun hiçbir popüler çevre, hiçbir sahte alkış, hiçbir konforlu ülke sana asla yuva olmaz.
Tıpkı Hz. Muhammed’in kalabalıkların o yorucu ahlaki çöküşünden kaçıp sığındığı Hira Mağarası’nın sakinliği gibi... Tıpkı Hz. Musa’nın Tur Dağı’ndaki o büyük sessizliği, Buda’nın o gürültülü saraydan kaçıp sığındığı Bodhi ağacının gölgesi gibi... Gitmek; sürüyü terk etmek, sığ arzuları susturmak ve nihayet asıl yuvaya, yani kalbe dönmektir. Unutma, sen ancak ait olduğun yerde iyileşebilirsin.
Tepkiniz Nedir?
Beğen
1
Beğenmedim
0
Sevgi
0
Komik
0
Kızgın
0
Üzgün
0
Vay
0






